Batılı insan Mevlânâ'yı neden okuyor ?
"Mevlânâ kabrinden kalkmış İslam'ı anlatıyor. Hem de tüm insanlığa".
Mevlânâ'nın son yıllarda Batı'da en çok okunan şair olduğunu biliyoruz. Çok güzel bir İngilizce ile yapılan tercümeleri yüz binler satıyor. Şiirleri kaset ve CD'lere okunuyor.
Madonna gibi ünlü sanatçılar albümlerinde ondan şiirlere yer veriyor. Böylece hem ona olan sevgi ve saygılarını, hem de onu sevenlere ulaşmayı hedefliyorlar. İşin ilginci ise, onu okuyanların her din, inanç, ırk ve kesimden olması. Hâlbuki daha on yıl öncesine kadar sadece akademik çevreler onu tanıyordu. Bugün ise, Amerikan edebiyat hayatında heyecan verici edebî ve felsefî bir güç olmuş. En önemli yanlarından birisi ise, kimseyi incitmeden mesajını ulaştırması ve herkesi kucaklaması; kimseyi "öteki" olarak görmemesi. Bundan dolayı, Mevlânâ sıradan bir sufi; Hindu, Budist veya Yahudi mistik gibi görülemez. O, kendini gerçekleştirerek insan olmanın zirvesinde olan biridir (insan-ı kâmil). Bu seviyeye çıkmış insanlar, içinde doğdukları ve büyüdükleri kültür ve ülkenin sınırlarına sığmaz; tüm insanlığa ulaşır ve hitap ederler. Mevlânâ'nın şiirlerinin bugün kiliselerde, sinagoglarda, Zen manastırlarında; New York'un sanat merkezlerinde okunmasının ve yankılanmasının nedeni de budur. Öyle görülüyor k, o tüm insanlığın Mevlânâ'sıdır. Peki, insanlar neden Mevlânâ'yı okuyorlar? Onda ve şiirlerinde neler buluyorlar? On üçüncü yüzyılın Konya'sında yaşamış olan Mevlânâ küreselleşen dünyaya ve çağdaş insana ne verebilir ki?
ŞİİR OKUMAYI SEVMEYENLER BİLE...
Bu sorular birçok insanın zihnini kurcalıyor. Bu sorulara verilecek cevaplar birçok açıdan önemli olacak. Bir yandan Batılı okuyucunun eğilim ve ilgisini gösterirken, diğer yandan Batılı okuyucuya hitap eden veya etmek isteyenlere önemli ipuçları sunacak. Batı'da yaşayan Müslümanlar da bu cevaplardan yararlanabilir. En önemli ve anlamlısı ise, Mevlânâ'nın yaşadığı topraklarda yaşayan, onun teneffüs ettiği havayı soluklayan hemşerilerinin, yani bizlerin çıkaracağı ders olsa gerek.
Amerikalıların Mevlânâ'yı neden okuduğunu ve onda neler bulduğunu merak edenlerden birisi de Shahram Shiva. Mevlânâ'nın şiirlerini ilk kez duyduğunda ona hayran olmuş ve birçok şiirini İngilizceye tercüme etmiş. Shiva, aynı zamanda stand-up programlarında ve özel toplantılarda Mevlânâ şiirleri okuyor. Kaset ve CD'leri de var. İnsanların neden Mevlânâ'yı okudukları konusundaki merakını gidermek ve işin aslını öğrenmek için yaklaşık elli kişinin katıldığı bir çalışma (workshop) düzenlemiş. Katılımcılardan neden Mevlânâ'yı okuduklarını tanımlamalarını istemiş. Her katılımcının söyledikleri dikkatle kaydedildikten sonra sınıflandırılarak değerlendirilmiş. Shiva katılımcıların verdiği cevapları büyük bir dikkatle inceledikten sonra elindeki verileri on iki farklı grupta toplamış. Böylece insanların Mevlânâ'yı okumalarının on iki nedeni ortaya çıkmış:
Entelektüel olmaması: Din her şeyden önce bir duygu işidir. Katılımcılar Mevlânâ'nın akıllarından çok, kalplerine, iç âlemlerine ve adeta kendilerine hitap ettiğini belirtmişler.
Farklı anlam seviyeleri: Katılımcılar Mevlânâ'da çeşitli anlam seviyeleri tespit etmişler. Tıpkı bir gülü sarmalayan yaprak katmanları gibi, onun şiirlerinde de çeşitli anlam boyutlarını keşfetmişler. Mevlânâ'yı okudukça ve öğrendikçe, onun derinliğini daha iyi anlamışlar. Bunun sonucu olarak daha derinlere dalma konusunda cesaretlenmişler.
Vahdet/Birlik: Mevlânâ'nın şiirlerinde akseden birlik, ahenk ve bütünlük onlara çok çekici gelmiş.
Dost ve arkadaş: Katılımcıların büyük çoğunluğu Mevlânâ'yı okurken onu bir arkadaş olarak görmüşler.
Kişisel ilişki: Mevlânâ'yı okumak kişisel deneyim. Daha doğrusu varoluşsal kişisel bir tecrübe. Onun hayranları, âlemin ve kendilerinin anlamını arama ve bulma sürecine katılmışlar. Adeta onun yol arkadaşı olmaya çalışmışlar.
Rahmet ve huzur: Mevlânâ'yı okuyanların ortak bir kanaati ise onu her okuduklarında kalp ve gönüllerini bir rahmet ve huzurun kapladığını bizzat tecrübe etmişler.
Hasret ve özlem: Mevlânâ'nın şiirlerinde mutlak sevgiliye olan aşk ve özlem onları çok etkilemiş. Mesnevi'yi okuyarak ve hissederek onun bu duygularına ortak olmak istemişler.
Aşk ilişkisi: Bazıları Mevlânâ'ya âşık olduklarını itiraf etmiş.
Dinler arası köprü: Katılımcılara göre Mevlânâ, Batı'da yaşayan Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında bir köprüdür. Mevlânâ vasıtasıyla birçok Müslüman, ABD'de toplum nezdinde hüsn-ü kabul görmüş. Mevlânâ'yı okuyan, seven ve ona âşık olan birçok Batılı, ülkelerinde yaşayan Müslümanlarla güzel ve olumlu ilişkiler geliştirmiş. Mevlânâ farklı kesimleri birbirine yakınlaştırmış. Çok kültürlü bir toplumda birlikte yaşamalarına katkıda bulunmuş.
Şiiri sevmeyenler: Bazı katılımcılar aslında şiir okumayı sevmediklerini, ancak Mevlânâ'nın şiirlerini okumayı sevdiklerini özellikle vurgulamış.
Sürece katılma: Katılımcılar Mevlânâ'nın kendini mükemmel bir şekilde ifade ettiğini; kendilerinin de bu süreçte ona sadece katıldıklarını belirtmiş.
Rehber ve mürşit: Katılımcılar Mevlânâ'yı manevi bir rehber ve mürşit olarak gördüklerini vurgulamışlar.
KÜLTÜRLERARASI DİYALOG İÇİN İPUÇLARI
Batı'nın "kendi kurumsal din ve inançlarının ötesinde manevi" bir arayış içinde olduğunu belirten Talat Halman, "Mevlânâ Mevsimi" olarak tanımladığı bu ilgiyi çok güzel özetliyor: "Tasavvuf, insanla Tanrı arasında doğrudan bir ruhî bağ, bir aşk ilişkisi üzerinde durduğu, geleneksel din kurallarını ve kurumlarını aştığı için, saygı ve sevgi görüyor. Buna Mevlânâ'nın insancıllığını, coşkulu ve sevecen şiirini, bağış ve barış ruhunu, insanı gündelik yavan yaşantıların çok ötesine götüren vecdini ekleyin. Bir de sema'nın semavi görkemini..."
Görüldüğü gibi, Batı'nın Mevlânâ'yı okuma nedenleri farklıdır ve bizler için önemli mesajlar içermektedir.
Medeniyetler arası ittifak için bir zemin aranırken, kültürlerarası/dinlerarası diyalog için çalışmalar yapılırken onda çok şey bulacağımız açık. Batı'daki Müslümanlar ise Mevlânâ'yı ve öğretisini tanıdıkları ölçüde bulundukları toplumlarda daha çok kabul görecekler. İslam'ı ve kendilerini anlatmada Mevlânâ'nın bir beyiti, ondan yapılan bir alıntı veya hikâyecik onlara çok yardımcı olacak. Konuşmalarına başlamadan dinleyicilerine ney dinletmeleri her şeyi farklı yapabilir. Asırların, cehaletin ve kötü niyetlerin aramızda inşa ettiği görünmez kalın duvarların nasıl yıkıldığına şahit olacaklar. Batı'daki Mevlânâ hayranlarının ve uzmanlarının öncülerinden olan Kabir Helminski'nin sözleri kulaklarımda çınlıyor: "Mevlânâ kabrinden kalkmış İslam'ı anlatıyor. Hem de tüm insanlığa".
http://www.yeniumuthaber.com/
17 Ocak 2009 Cumartesi
03 Aralık 2008 Çarşamba
Kırabileceği en büyük putu kırdı !...
“İçimizde de putlar var. Onları göremiyoruz, bizim arzuladıklarımız putlardır” bu sözler Fred A. Reed’in görünmeyen putuna indirilen Hz. İbrahim’in balta darbesi gibiydi adeta.
O darbe sonrası kırılan put bir daha iflah olmadı ama içindeki putu kırarak Müslüman olan yazar Müslümanların putlarla nasıl hâlâ koyun koyuna yaşadıklarını anlamakta zorlanıyor…
Ortadoğu Tarihinin ve Bizans İstanbul’unun yaşadığı en ilginç dönemlerden biri bilimsel tabiri ile ikonaklazma Türkçe tabirle tasvir kırıcılık akımıdır. Tasvir Kırıcılık 700’lü yıllardan 800’lü yıllara kadar bir asırdan fazla zamana damga vuran hareketti. Tasvir Kırıcılık hareketi büyük heyecan uyandırdı ama hurafeye meyilli kitleler karşısında başarılı olamadı. Büyük direnişle karşılandı, geniş çaplı isyanlar çıktı ve kanlı olaylar yaşandı.
Bizans tarihinde Tasvir Kırıcılık hareketi, tarihçiler tarafından 717 yılında tahta çıkan III. Leon ile başlatılsa da (Hareket resmi anlamda fiili olarak ilk kez 726 yılında Büyük Saray Kapılarındaki İsa figürlerinin kaldırılması ile başlar) fikrin oluşum tarihinin daha önce olduğunu tartışmaya gerek yok.
İkonaklazma Hareketi 775 yılında tahta geçen IV. Leon’un evlendiği Yunan Prensesi İrene’nin 780 yılında eşinin ölümüyle ipleri ele geçirmesiyle büyük darbe yedi. Tahta küçük yaştaki oğlu 6. Konstaninus’un geçmesiyle ipleri ele alan İrene, 787’de İznik Konsilini toplatarak İkonaklazma hareketine ilk mahkumiyeti verdirdi. İkonacıların intikamı acı oldu ve tasvir kırıcı imparatorların mezarları bile yağmalandı. Her ne kadar Hazar Leon diye anılan V.Leon bu hareketi küllerinden dirilmek istediyse de sadece tasvirleri yasaklamakla yetinebildi. II. Mihail ve II. Teofilos aynı izden gitmeye çalışsa da ikonaklazma eski gücüne kavuşamadı. Çocuk yaşta tahta geçen II.Mihael’in annesi Teodara yıllar sonra İrene’nin açtığı ölümcül yaraya son darbeyi indiren isim oldu ve 11 Mart 843 yılında Ayasofya’da ikonaların meşrulunu ilan ederek tarihi bir hareketi bitirdi.
"Müslüman olduktan sonra çok daha iyi anladım ki her türlü putperestliğe karşı olmak İslam’ın en büyük mesajlarından biriydi..."Fred A. Reed bu hareketin militan köklerinin Suriye’den filizlendiğine inanarak Ortadoğu’ya geldi ve araştırmalara başladı. Kanadalı Gazeteci Yazar, put kırıcılığın; Hıristiyanlığın ilk dönem sınırları içerisinde yapılan doktrinsel ve teolojik tartışmaların ötesine geçmeyen çalışmalar dışında, araştırılmayan, açıklaması zor, irrasyonel tarihi bir patlama olduğunu fark etti. Bir asra damgasını vuran hareketin oluştuğu dünyayı anlamak ve onu besleyen daha geniş dünyayı keşfetmek için yola çıkan Freed E. Reed, kırabileceği en büyük putu kırdı ve Hıristiyan olarak başladığı çalışmaya nokta koyduğu günlerde İslamiyet’i seçti.
“Müslüman olduktan sonra çok daha iyi anladım ki her türlü putperestliğe karşı olmak İslam’ın en büyük mesajlarından biriydi. Teorik ve entelektüel merakımla başlayan bu araştırma benim için yeni bir anlam kazandı, manevi kişiliğimin bir parçası oldu” diyen yazar Parçalanmış İmgeler adlı eserinde, Peygamber yolundan trajik sapmaların İslam Dünyasını nasıl şekillendirdiğini araştırdığını söylüyor.
Fred A. Reed, İslam alemine “Sünni ve Şiiler arasındaki Hz. Peygamber’in (a.s.m) hilafeti konusundaki farklılıklar, tartışma değil, zamanın politik, sosyal ve ekonomik şartları dahilinde cereyan eden hadiseler olarak araştırma ve analiz konusu olmalı” diye sesleniyor .
Put Kırıcı Hareketi İslamiyet’in doğuşunun şekillendirdiğine işaret eden yazar, bu hareketin Bizans’ta başarısız olmasının kadim kavgayı bitirmediğini belirtiyor ve diyor ki “İkon kırıcıların yenilgisi meseleyi sona erdirmemişti. Yedi yüzyıl uykuda kalmasına rağmen, Katolik Roma’nın hegemonyasını temsil eden dini putları parçalamak Protestan reform hareketiyle yeniden uyanmıştı. Almanya’dan tutun Hollanda’ya kadar Kuzey Avrupa’da heykeller, tablolar, resimler kiliselerden temizlendi.”
Reform hareketlerinde de İslam’ın etkisi olduğuna dikkat çeken yazar, Osmanlıların Luther’de kardeşlik ruhu gördüklerini söylemelerine rağmen, reform hareketini yapanların kendilerini İslam’dan uzak tuttuklarını belirtiyor. Freed A.. Reed, Reformcuların işbirliği yaparken dini değil reel politik gerekçelere göre hareket ettiklerini inancında.
İşbu noktadan hareketle yazarla kitap eksenli olmakla birlikte günümüzün reel politik gelişmeleri ışığında söyleşmeyi tercih ettim. Sonuçta putları ayakta tutan ve insanları putları kırmaktan alıkoyan onlar değil miydi?
Freed A. Reed'e içindeki putu kırdıran kitap Nesil yayınlarınca Türkçe'ye çevrildi...- Sayın Reed, Parçalanmış İmgeler kitabınızı noktaladığınızda yıl 2001. Türkiye büyük bir krizin hatta sizin tabirinizle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük krizin içindeydi. Türkiye, aynı zamanda o günlerde siyasi bir değişimin sancısını çekiyordu. Mevcut iktidar gidiyor, yerine Ak Parti gelmeye hazırlanıyordu. Bugün biz söyleşirken de dünya büyük bir kriz yaşıyor ve Türkiye de bundan en azından psikolojik olarak etkileniyor. Yani yine kriz var ama bugün 2001’de iktidar isteyen parti iş başında ve muhalifleri onu krizle vurmaya çalışıyor. Dışarıdan bir gözlemci olarak bu zıtlığı nasıl yorumluyorsunuz?
- Dünyada hiçbir gelişme tesadüf değildir ama itiraf edeyim ki böyle bir noktaya gelinebileceğini tahmin edemedim. Normal beklentileri ve doğal hesapları karıştıran gelişmeler yaşandı. Şunu söyleyebilirim ki bu günlerde dünyadaki tüm putlar devriliyor.
- Kitabınızda altını çizdiğiniz bir husus var. Bizans’ta put kırıcı iktidar başa geldikten sonra olaylar pek de hesap ettikleri gibi gitmiyor. 10’ar, 20’şer yıl arayla gelgitler yaşanıyor. Putları savunanların direndiğini ve iktidarı yeniden ele geçirdiğini görüyoruz. Şu an o mücadelenin yaşandığı yerdeyiz ama binlerce yıl ilerideyiz. Mahiyeti farklı olsa da yine bir takım putlar kırılıyor. Yani dünya üzerinde pek de değişen bir şey yok gibi ne dersiniz?
-Tarih, her zaman değişik şekillerde tekerrür eder. Ben ikonaklazma faaliyetiyle ilgilendim çünkü bu konu günümüzde en azından sembolik olarak tekrar gündemde. Günümüzde putların etkisini gösterebilmek için tarihin derinliklerine uzanmamın sebebi sadece gözle görünen putların değil fikirler bazında da putların kırılabileceğini gösterebilmektir. Zihinlerdeki putların da kırılabileceğini gösterebilmek için ikonaklazma tarihini inceledim. Nitekim bugün görüyoruz ki fikirlerdeki putlar da kırılıyor. Tüm dünyada özellikle de Batı dünyasında şu anda putlar kırılıyor.
Aslında çalışmaya başladığımda bunu düşünmemiştim. O zaman bu fikir bana henüz açık değildi. Zamanla şekillendi ve son aşamalarda iyice belirginleşti. Başlangıçta fark bazı bağlantıları fark edemedim. Ancak kitabı bitirdiğimde “Hah! İşte bu!”’ dedim.
- Kitabın başlarında “Ben peşin yargılarla geldim” diyorsunuz. Öyle sanıyorum ki bundan kastınız “put kırıcıların” “terörist olduğu” ön yargısı. Hıristiyan’dınız ve put kırıcı hareketin köklerinin Ortadoğu’da özellikle de Suriye havzasında bulunduğuna inanıyordunuz. Yaptığınız araştırmalardan sonra, kitabınızı da bitirmiş olarak bugün burada iki Müslüman olarak söyleşiyoruz. Bugün de put kırıcılık terörizmi ya da şiddeti körükleyen bir unsur diyebiliyor musunuz ?
- Bugün Batı, güce karşı gelen her hareketi terörizm olarak adlandırıyor. Yani ABD’ye ya da İsrail’e karşı iseniz, siz onlar için bir teröristsiniz. Bu bakış açısına katılmak mümkün değil. Ama ben kulelere yapılan saldırıyı da tasvip etmiyorum. Ama bu da bir vaka.
- Kitabı kaleme almak için geldiğiniz yıllarda Afganistan’da tarihi miras olarak korumak istenen Buda heykellerinin yıkılmasına tanıklık ettiniz. Tarihi kültürel miras olarak korumak istenen o heykellere de kulelerin yıkılması gibi mi yaklaşıyorsunuz?
- Bu bir hayat biçimi. Buna ne kadar katılmasak da böyle bir yaşam biçimi var. Katılıyorum ya da katılmıyorum. Fakat şu gerçek ki bu oldu! Bu bir hadiseydi ve yaşandı. Bunu anlamayız. Tarihi incelerken bir fikri desteklemek veya desteklememek neyi değiştirir? Bizim görevimiz neden böyle olduğunu düşünmek ve yorumlamak.
- Amacım inancınızı sorgulamak değil, bir araştırmacı olarak konuyla ilgili teşhislerinizi hangi noktadan bakarak yaptığınızı tespit edebilmek. Yine bu bağlamda bir sorum var. Batı medeniyetinden gelen birisiniz fakat bugün Doğu medeniyetinden filizlenen bir inancı kabullenmiş durumdasınız. Dolayısıyla hem batıyı hem doğuyu iyi tanıyorsunuz. Doğu ve Batı arasında bu anlamda bir fark var mı?
-Müslümanlar olarak putları kıran bir geleneğe sahibiz. Tâ başından itibaren bütün tarihimizin özeti bundan ibaret. Yahudilik, Müslümanlık ve Hıristiyanlık esasımda hep bu mücadeleyi verdi. Hz. İbrahim’den bu yana Hz. Muhammed de dahil olmak üzere Allah’a iman edenler bu mücadeleyi verdi. Bugün problemi çözdük tamamen çözdük, putları yok ettik, diyemeyiz, fakat problemin farkındayız. Bugün Batı Laik toplum yapısına sahip. Put kırmak gibi bir eğilim yok. Fark etmişsinizdir ki kitabımda Batı kültürünü bu nedenle ciddi şekilde eleştiriyorum. Zaten kitabı yazma niyetim de buydu. Batılı olarak Batı medeniyetini tenkit etmek. Bazen günümüzdeki sorunları izah edebilmek için, zaman ve mekan açısından uzaklara gitmeniz gerekir. Ben de o yüzden Ortadoğu’ya ve tarihin derinliklerine dek gittim.
- ‘Putlar zamanla temsil edildikleri kutsalın varlığın kendisi sanılıyor. Başta onların yardımıyla bir kutsala tapılırken zamanla insanlar o kutsalla putu aynılaştırıyor ve puta tapmaya başlıyorlar” diyorsunuz. Günümüzde de putların temsil ettiği olguların dışlanıp sadece putlara tapılır hale gelindiğini fark ettiğiniz için mi böyle bir araştırmaya girdiniz?
- Kesinlikle doğru teşhis. Sebebi tamamıyla budur. Erken Hıristiyanlık döneminde Hz. İsa’nın resimleri Hz. İsa’yı hatırlatsın, Allah’a ibadete yöneltsin diye yapılıyordu. Fakat zamanla suretler, Hz. İsa’nın yerini aldı. Zamanla insanlar o resme bakıp Allah’a ibadet etmeyi hatırlamak yerine, o resme ibadet edip, ondan bir şeyler istemeye yöneldiler. Öpüp koyunlarına koymaya başladılar. Bu Hıristiyanlığın öz ruhunu zedeleyen bir faaliyet oldu. Bu evreden sonra Hıristiyanlığın temsil ettiği ahlaki hareket köreldi ve putların etkisi artmaya başladı.
Günümüzde, Batı’da bu tavrı; para, mevki, güç, siyaset ya da insanın kendine tapınması şeklinde görebiliyoruz. Putlara tapma eğilimi Laik Batı toplumunun artık genlerine işlemiş. Bir resim, bir heykel şeklinde şekillenmiş putları alaşağı etmek kolaydır fakat içinizdeki putu kırmak o kadar kolay değildir. Bir insanın içindeki putperest ruhu, heyecanı ya da inancı yıkması hiç kolay değildir. O yüzden bugün Batı insanının kırması gereken en büyük put kendisidir.
-Bizans’ta ikonaklazma hareketinin başarıya ulaşmasına ramak kala hanedanının son hükümdarı Yunanlı bir prensesle evleniyor. Yunan medeniyetinin ruhu o kanalla Bizans’a sızıyor ve put kırıcılık hareketi hüsranla bitiyor. Bugün insanlığın en büyük putu kendisidir dediğiz anda bu geldi aklıma. İnsanı tanrılaştıran inancın Bizans’ta ikonaklazma hareketinin kazanımlarını erittiği o günden bugüne kendisini Helen Medeniyeti’nin temsilcisi sayan Batı insanı aynı noktada duruyor galiba…
- Güzel bir noktaya değindiniz. Yunan Medeniyeti ve günümüz Hıristiyanlığı arasında pek fark kalmamış. Kullanılan ifadelere baktığınız zaman da bunun tescillendiğini görürsünüz. Hıristiyanlığın ruhu açısından da problem bu. Hakim medeniyet çok tanrılı ve insanı da tanrılaştıran bir kültüre sahip. Papa’nın da zaten bu konuda buna benzer sözleri var.
-Kıyaslama sorularımdan rahatsız olmuş olabilirsiniz. Çünkü ben de bu tarz sorular sormaktan rahatsızlık hisseder hale geldim. Ama yaptığınız tespitler beni buna zorluyor. Yine benzer bir soru soracağım: Bizans’ta kendisini en iyi şekilde ifade eden put kırıcılık hareketinin Suriye’de doğduğuna inandınız ve çalışmanızla bunu da en azından mantıksal olarak ispatladınız. Bunu yaparken diyorsunuz ki “Put kırıcı hareket İstanbul’da hükümran olduğunda; Hıristiyan dünya putları kırmaya çalışırken, başka şeylerle meşgul olduğu için Halife Yezit, bu hareketin İslamiyet’in yayılmasına yardımcı olacağını göremiyor. Yani Hıristiyan dünyası putları kırma aşamasına geldiğinde Müslüman dünyadan o zaman destek alamıyordu. Peki bugün, Hıristiyan dünyanın putları kırmaya karar verme noktasına gelmiş bireyleri İslam dünyasından yardım ve destek alabiliyor mu?
- Kitabımı dikkatli okumuşsunuz bunun için teşekkür ediyorum. O tarihte Müslümanların Hıristiyanlara yardımcı olamayacağı aşikâr. Yine de etkileme noktasında önemli rolleri vardı. İslamiyet’in doğuşu bu fikrin oluşması yönünde Hıristiyanlar üzerinde çok büyük tesir uyandırdı. Resmi bilim adamları bunu inkâr etseler de Hıristiyanların bu noktaya gelmesinde İslam düşüncesinin rolü büyük. Fikirsel olarak böyle ama eylemsel olarak ikonaklazma tamamen Hıristiyanların kendi içerisinde gelişen bir harekettir. Papa’nın söylediğinin tersine o dönemde insanlar Suriye’ye Müslüman olmaya başlıyorlardı, olmasalar da etkisi altında putlardan soğuyorlardı. Bunun elbette ki İstanbul’a tesiri olacaktır. İstanbul’daki Hükümdar kendi hâkimiyetin, kaybetmemek için pekala “biz de resimlere ve putlara karşıyız” diyecekti. Günümüzde farklı tecellileri de var ki tarih farklı şekillerde tekerrür eder demiştik; Şimdi süper güç olan “şey” zayıflamaya başladı. Biz Müslümanlar olarak bunun analizini çok iyi yapabiliriz.
Neticede diyebilirim ki ikonaklazma hareketi Hıristiyanlığın özüne vakıf müminlerin öze dönüş mücadelesi ama İslam’ın doğuşu bu tarihi hareketin kesinlikle bir parçası. Çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Hiç bir medeniyet yoktur ki çevresindeki medeniyetlerle etkileşim içinde olmasın. Kültürler arasındaki etkileşim mutlaka olur, münasebetler bazen dostlarla bazen düşmanlarla kurulur, bazen iyilikle bazen çarpışmayla etkileşim olur ama medeniyetler kesinlikle birbirini etkilerler.
- Kitap yazış metodunuz hayli tuhaf. Yazarken mi diyar diyar geziyorsunuz, gezerken mi yazıyorsunuz karar vermek zor. Bu herkesin uygulayabileceği bir metot değil ama siz imkanlar yönünden bu konuda şanslısınız. Gerek Kavşak Ülke Türkiye, gerekse Parçalanmış İmgeler kitaplarınıza konu olan mekanları tek tek geziyor, oraların havasını soluyorsunuz. Son kitabınıza konu olan put kırıcılık hareketinin başladığı, oluştuğu, çöktüğü yerleri de adım adım gezdiniz. Öyle ki Suriye’den başlamış, İstanbul’a gelmişsiniz sonra Antalya’ya dönmüşsünüz…
-Konuştuğumuz meseleler hakkındaki mekanların fiziksel bir parçası oldum. Modern Türkiye’nin tarihini anlamak için Türkiye’ye gelmek gerekiyordu ve bu hareketi anlamak için de Suriye’ye gitmek gerekiyordu. Ben de tabi ki gitmem gereken yere gittim. Bu açıdan bakınca gazetecilik seyahati gibi bir kitap oldu. Birici yöntemim tarihi yerlere gitmekti, ikinci yöntemim ise tarihin içinde seyahat etmek.
- Peki bu yatay ve dikey seyahatler sırasında geçmişin bugüne etkilerini net olarak yakalayabildiniz mi? Değişim ya da benzerlikler konusunda neler fark ettiniz?
- Biçimsel olarak çok değişik bir dünyada yaşıyoruz artık! Tarihe baktığımız zaman bu değişikliğin nasıl şekillendiğini de görebiliyoruz.
-Bizim coğrafyamızda yabancı bir gazeteci olarak seyahat bir açıdan zorludur. Gazetecilik yapacaksınız, başka bir ülkeden olacaksınız, gezeceksiniz, notlar alacaksınız, sorular soracaksınız ve normal insan muamelesi göreceksiniz. Bunu beklemek safdillik olur. Lawrens deneyimimiz başta olmak üzere misafirperverliği sömürülmüş, kötüye kullanılmış bir coğrafyanın insanlarıyız. Siz bunun olumsuz etkilerini sezinlediniz mi? ‘Ajan mıdır nedir?’ diye işkillenip bakan gözler sezdiniz mi? Yoksa misafirperverliğimizi hiçbir güç öldürememiş mi?
- Bu durum her zaman problem teşkil etti. Bu da doğal çünkü Batılı gazeteciler kendilerini hep yüksekte, diğerlerini aşağıda görüyorlar. Tepeden bakıyorlar insanlara. Hep elçilerle ve resmi görevlilerle falan konuşuyor, toplumun içine girmekten kaçıyor ve tabanındakiyle ilgilenmiyorlar. Ben toplumun derinlerine girmeye çalıştım, Sanırım bunu da başardım. Elimizdeki iki kitap bu konudaki başarımı temin eder diye düşünüyorum.
- O zaman şöyle sorayım; bu kitap okuruna ne vaat ediyor? Size göre insanlar bu çalışmayı neden okumalılar?
- Bir çok insanın alıp okuması gerekiyor bunun birinci nedeni şu, ben de yayıncım da para kazanmalıyız (Karşılıklı gülüşüyoruz) Şaka bir yana bu kitap bir fikir mücadelesinin ürünü. Dikkatli ve sorgulayıcı okurların olacağını düşünerek, yazdım. İnsanların kitabı okuduğunda da kafalarında suallere cevaplar bulabilmesini sağlamaya çalıştım. Öte yandan yazdıklarımı okuyarak daha fazla sual sormaya da başlayacaklar. Eğer okurum kafasındaki sorulara cevap bulabiliyor ve yeni sorular sorabiliyorsa işlem benim için tamamlanmıştır. Görevimi yaptığıma inanıyorum.
ON YIL İÇİNDE TÜRKİYE ÇOK DEĞİŞECEK
Bana göre önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye’de günümüzden çok farklı bir değişim olacak. Daha sakin bir ülke olabilir Türkiye. Ama bu sakinleşme ekonomik sisteminizde olabilir mi, bu meçhul
- Kitap ekseninin dışında bir soru ile devam etmek istiyorum. Sizce bu coğrafyada geleceği etkileyecek, zamanla öne çıkacak hareketler veya fikirler hangileri olabilir?
- Bana göre önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye’de günümüzden çok farklı bir değişim olacak. Daha sakin bir ülke olabilir Türkiye. Ama bu sakinleşme ekonomik sisteminizde olabilir mi, bu meçhul. Ama eğer bu başarılırsa büyük bir put kırılmış olur. Ki başta da dediğim gibi günümüzde dev putların parçalandığına şahit oluyoruz.
- Bunu söylerken putlardan kastınız çatırdayan devletler veya onların temsil ettiği güçler ise şöyle bir tehlike yok mu; Ya küresel sermaye, devletlerden güçlü para babaları, işlerini zorlaştırdığı için devletleri ortadan kaldırmak ve yasalarını kendi belirlediği “sınırsız” bir sömürü alanı sağlamak istiyorsa… Ortaya daha kötü bir senaryo ortaya çıkmaz mı?
- Olabilir mi değil, bu olacak!
- Küresel anlamda devletleri yok edip, gücü eline geçiren bir sermaye hakimiyeti kurulacak diyorsanız yani.
- Zaten günümüzde de devletler bu şekilde yönetiliyor. Hâkim bir kaç grup ne yapılacağına karar veriyor ve ne olacağını belirliyor. Dünya onlara göre yönetiliyor. Baba filmini hatırlayın. Bir akşam yemeği sahnesi vardı hani, masanın etrafında oturan mafya liderleri birbirlerini öldürüyorlar. Sonra da kalanlar masanın etrafına diziliyor ve birbirlerine ne alırsınız diye soruyorlardı… Mevcut dünya düzeni bu…
- Yani diyorsunuz ki paniğe gerek yok.
- Paniğe gerek yok tabi zaten her zaman panik hali mevcut... (Gülüşmeler)
- Söyleşiye zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Son olarak eklemek isteğiniz keşke şu da sorulsaydı dediğiniz bir nokta var mı?
- İnanın bu röportajı çok beğendim. Bu noktaların altının çizilmesi benim için çok önemliydi. Temel noktayı anladığınızı gördüm ve inanın bu sohbeti gerçekleştirdiğimiz için ben de çok memnun oldum.
.
(Haber 7)
O darbe sonrası kırılan put bir daha iflah olmadı ama içindeki putu kırarak Müslüman olan yazar Müslümanların putlarla nasıl hâlâ koyun koyuna yaşadıklarını anlamakta zorlanıyor…
Ortadoğu Tarihinin ve Bizans İstanbul’unun yaşadığı en ilginç dönemlerden biri bilimsel tabiri ile ikonaklazma Türkçe tabirle tasvir kırıcılık akımıdır. Tasvir Kırıcılık 700’lü yıllardan 800’lü yıllara kadar bir asırdan fazla zamana damga vuran hareketti. Tasvir Kırıcılık hareketi büyük heyecan uyandırdı ama hurafeye meyilli kitleler karşısında başarılı olamadı. Büyük direnişle karşılandı, geniş çaplı isyanlar çıktı ve kanlı olaylar yaşandı.
Bizans tarihinde Tasvir Kırıcılık hareketi, tarihçiler tarafından 717 yılında tahta çıkan III. Leon ile başlatılsa da (Hareket resmi anlamda fiili olarak ilk kez 726 yılında Büyük Saray Kapılarındaki İsa figürlerinin kaldırılması ile başlar) fikrin oluşum tarihinin daha önce olduğunu tartışmaya gerek yok.
İkonaklazma Hareketi 775 yılında tahta geçen IV. Leon’un evlendiği Yunan Prensesi İrene’nin 780 yılında eşinin ölümüyle ipleri ele geçirmesiyle büyük darbe yedi. Tahta küçük yaştaki oğlu 6. Konstaninus’un geçmesiyle ipleri ele alan İrene, 787’de İznik Konsilini toplatarak İkonaklazma hareketine ilk mahkumiyeti verdirdi. İkonacıların intikamı acı oldu ve tasvir kırıcı imparatorların mezarları bile yağmalandı. Her ne kadar Hazar Leon diye anılan V.Leon bu hareketi küllerinden dirilmek istediyse de sadece tasvirleri yasaklamakla yetinebildi. II. Mihail ve II. Teofilos aynı izden gitmeye çalışsa da ikonaklazma eski gücüne kavuşamadı. Çocuk yaşta tahta geçen II.Mihael’in annesi Teodara yıllar sonra İrene’nin açtığı ölümcül yaraya son darbeyi indiren isim oldu ve 11 Mart 843 yılında Ayasofya’da ikonaların meşrulunu ilan ederek tarihi bir hareketi bitirdi.
"Müslüman olduktan sonra çok daha iyi anladım ki her türlü putperestliğe karşı olmak İslam’ın en büyük mesajlarından biriydi..."Fred A. Reed bu hareketin militan köklerinin Suriye’den filizlendiğine inanarak Ortadoğu’ya geldi ve araştırmalara başladı. Kanadalı Gazeteci Yazar, put kırıcılığın; Hıristiyanlığın ilk dönem sınırları içerisinde yapılan doktrinsel ve teolojik tartışmaların ötesine geçmeyen çalışmalar dışında, araştırılmayan, açıklaması zor, irrasyonel tarihi bir patlama olduğunu fark etti. Bir asra damgasını vuran hareketin oluştuğu dünyayı anlamak ve onu besleyen daha geniş dünyayı keşfetmek için yola çıkan Freed E. Reed, kırabileceği en büyük putu kırdı ve Hıristiyan olarak başladığı çalışmaya nokta koyduğu günlerde İslamiyet’i seçti.
“Müslüman olduktan sonra çok daha iyi anladım ki her türlü putperestliğe karşı olmak İslam’ın en büyük mesajlarından biriydi. Teorik ve entelektüel merakımla başlayan bu araştırma benim için yeni bir anlam kazandı, manevi kişiliğimin bir parçası oldu” diyen yazar Parçalanmış İmgeler adlı eserinde, Peygamber yolundan trajik sapmaların İslam Dünyasını nasıl şekillendirdiğini araştırdığını söylüyor.
Fred A. Reed, İslam alemine “Sünni ve Şiiler arasındaki Hz. Peygamber’in (a.s.m) hilafeti konusundaki farklılıklar, tartışma değil, zamanın politik, sosyal ve ekonomik şartları dahilinde cereyan eden hadiseler olarak araştırma ve analiz konusu olmalı” diye sesleniyor .
Put Kırıcı Hareketi İslamiyet’in doğuşunun şekillendirdiğine işaret eden yazar, bu hareketin Bizans’ta başarısız olmasının kadim kavgayı bitirmediğini belirtiyor ve diyor ki “İkon kırıcıların yenilgisi meseleyi sona erdirmemişti. Yedi yüzyıl uykuda kalmasına rağmen, Katolik Roma’nın hegemonyasını temsil eden dini putları parçalamak Protestan reform hareketiyle yeniden uyanmıştı. Almanya’dan tutun Hollanda’ya kadar Kuzey Avrupa’da heykeller, tablolar, resimler kiliselerden temizlendi.”
Reform hareketlerinde de İslam’ın etkisi olduğuna dikkat çeken yazar, Osmanlıların Luther’de kardeşlik ruhu gördüklerini söylemelerine rağmen, reform hareketini yapanların kendilerini İslam’dan uzak tuttuklarını belirtiyor. Freed A.. Reed, Reformcuların işbirliği yaparken dini değil reel politik gerekçelere göre hareket ettiklerini inancında.
İşbu noktadan hareketle yazarla kitap eksenli olmakla birlikte günümüzün reel politik gelişmeleri ışığında söyleşmeyi tercih ettim. Sonuçta putları ayakta tutan ve insanları putları kırmaktan alıkoyan onlar değil miydi?
Freed A. Reed'e içindeki putu kırdıran kitap Nesil yayınlarınca Türkçe'ye çevrildi...- Sayın Reed, Parçalanmış İmgeler kitabınızı noktaladığınızda yıl 2001. Türkiye büyük bir krizin hatta sizin tabirinizle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan en büyük krizin içindeydi. Türkiye, aynı zamanda o günlerde siyasi bir değişimin sancısını çekiyordu. Mevcut iktidar gidiyor, yerine Ak Parti gelmeye hazırlanıyordu. Bugün biz söyleşirken de dünya büyük bir kriz yaşıyor ve Türkiye de bundan en azından psikolojik olarak etkileniyor. Yani yine kriz var ama bugün 2001’de iktidar isteyen parti iş başında ve muhalifleri onu krizle vurmaya çalışıyor. Dışarıdan bir gözlemci olarak bu zıtlığı nasıl yorumluyorsunuz?
- Dünyada hiçbir gelişme tesadüf değildir ama itiraf edeyim ki böyle bir noktaya gelinebileceğini tahmin edemedim. Normal beklentileri ve doğal hesapları karıştıran gelişmeler yaşandı. Şunu söyleyebilirim ki bu günlerde dünyadaki tüm putlar devriliyor.
- Kitabınızda altını çizdiğiniz bir husus var. Bizans’ta put kırıcı iktidar başa geldikten sonra olaylar pek de hesap ettikleri gibi gitmiyor. 10’ar, 20’şer yıl arayla gelgitler yaşanıyor. Putları savunanların direndiğini ve iktidarı yeniden ele geçirdiğini görüyoruz. Şu an o mücadelenin yaşandığı yerdeyiz ama binlerce yıl ilerideyiz. Mahiyeti farklı olsa da yine bir takım putlar kırılıyor. Yani dünya üzerinde pek de değişen bir şey yok gibi ne dersiniz?
-Tarih, her zaman değişik şekillerde tekerrür eder. Ben ikonaklazma faaliyetiyle ilgilendim çünkü bu konu günümüzde en azından sembolik olarak tekrar gündemde. Günümüzde putların etkisini gösterebilmek için tarihin derinliklerine uzanmamın sebebi sadece gözle görünen putların değil fikirler bazında da putların kırılabileceğini gösterebilmektir. Zihinlerdeki putların da kırılabileceğini gösterebilmek için ikonaklazma tarihini inceledim. Nitekim bugün görüyoruz ki fikirlerdeki putlar da kırılıyor. Tüm dünyada özellikle de Batı dünyasında şu anda putlar kırılıyor.
Aslında çalışmaya başladığımda bunu düşünmemiştim. O zaman bu fikir bana henüz açık değildi. Zamanla şekillendi ve son aşamalarda iyice belirginleşti. Başlangıçta fark bazı bağlantıları fark edemedim. Ancak kitabı bitirdiğimde “Hah! İşte bu!”’ dedim.
- Kitabın başlarında “Ben peşin yargılarla geldim” diyorsunuz. Öyle sanıyorum ki bundan kastınız “put kırıcıların” “terörist olduğu” ön yargısı. Hıristiyan’dınız ve put kırıcı hareketin köklerinin Ortadoğu’da özellikle de Suriye havzasında bulunduğuna inanıyordunuz. Yaptığınız araştırmalardan sonra, kitabınızı da bitirmiş olarak bugün burada iki Müslüman olarak söyleşiyoruz. Bugün de put kırıcılık terörizmi ya da şiddeti körükleyen bir unsur diyebiliyor musunuz ?
- Bugün Batı, güce karşı gelen her hareketi terörizm olarak adlandırıyor. Yani ABD’ye ya da İsrail’e karşı iseniz, siz onlar için bir teröristsiniz. Bu bakış açısına katılmak mümkün değil. Ama ben kulelere yapılan saldırıyı da tasvip etmiyorum. Ama bu da bir vaka.
- Kitabı kaleme almak için geldiğiniz yıllarda Afganistan’da tarihi miras olarak korumak istenen Buda heykellerinin yıkılmasına tanıklık ettiniz. Tarihi kültürel miras olarak korumak istenen o heykellere de kulelerin yıkılması gibi mi yaklaşıyorsunuz?
- Bu bir hayat biçimi. Buna ne kadar katılmasak da böyle bir yaşam biçimi var. Katılıyorum ya da katılmıyorum. Fakat şu gerçek ki bu oldu! Bu bir hadiseydi ve yaşandı. Bunu anlamayız. Tarihi incelerken bir fikri desteklemek veya desteklememek neyi değiştirir? Bizim görevimiz neden böyle olduğunu düşünmek ve yorumlamak.
- Amacım inancınızı sorgulamak değil, bir araştırmacı olarak konuyla ilgili teşhislerinizi hangi noktadan bakarak yaptığınızı tespit edebilmek. Yine bu bağlamda bir sorum var. Batı medeniyetinden gelen birisiniz fakat bugün Doğu medeniyetinden filizlenen bir inancı kabullenmiş durumdasınız. Dolayısıyla hem batıyı hem doğuyu iyi tanıyorsunuz. Doğu ve Batı arasında bu anlamda bir fark var mı?
-Müslümanlar olarak putları kıran bir geleneğe sahibiz. Tâ başından itibaren bütün tarihimizin özeti bundan ibaret. Yahudilik, Müslümanlık ve Hıristiyanlık esasımda hep bu mücadeleyi verdi. Hz. İbrahim’den bu yana Hz. Muhammed de dahil olmak üzere Allah’a iman edenler bu mücadeleyi verdi. Bugün problemi çözdük tamamen çözdük, putları yok ettik, diyemeyiz, fakat problemin farkındayız. Bugün Batı Laik toplum yapısına sahip. Put kırmak gibi bir eğilim yok. Fark etmişsinizdir ki kitabımda Batı kültürünü bu nedenle ciddi şekilde eleştiriyorum. Zaten kitabı yazma niyetim de buydu. Batılı olarak Batı medeniyetini tenkit etmek. Bazen günümüzdeki sorunları izah edebilmek için, zaman ve mekan açısından uzaklara gitmeniz gerekir. Ben de o yüzden Ortadoğu’ya ve tarihin derinliklerine dek gittim.
- ‘Putlar zamanla temsil edildikleri kutsalın varlığın kendisi sanılıyor. Başta onların yardımıyla bir kutsala tapılırken zamanla insanlar o kutsalla putu aynılaştırıyor ve puta tapmaya başlıyorlar” diyorsunuz. Günümüzde de putların temsil ettiği olguların dışlanıp sadece putlara tapılır hale gelindiğini fark ettiğiniz için mi böyle bir araştırmaya girdiniz?
- Kesinlikle doğru teşhis. Sebebi tamamıyla budur. Erken Hıristiyanlık döneminde Hz. İsa’nın resimleri Hz. İsa’yı hatırlatsın, Allah’a ibadete yöneltsin diye yapılıyordu. Fakat zamanla suretler, Hz. İsa’nın yerini aldı. Zamanla insanlar o resme bakıp Allah’a ibadet etmeyi hatırlamak yerine, o resme ibadet edip, ondan bir şeyler istemeye yöneldiler. Öpüp koyunlarına koymaya başladılar. Bu Hıristiyanlığın öz ruhunu zedeleyen bir faaliyet oldu. Bu evreden sonra Hıristiyanlığın temsil ettiği ahlaki hareket köreldi ve putların etkisi artmaya başladı.
Günümüzde, Batı’da bu tavrı; para, mevki, güç, siyaset ya da insanın kendine tapınması şeklinde görebiliyoruz. Putlara tapma eğilimi Laik Batı toplumunun artık genlerine işlemiş. Bir resim, bir heykel şeklinde şekillenmiş putları alaşağı etmek kolaydır fakat içinizdeki putu kırmak o kadar kolay değildir. Bir insanın içindeki putperest ruhu, heyecanı ya da inancı yıkması hiç kolay değildir. O yüzden bugün Batı insanının kırması gereken en büyük put kendisidir.
-Bizans’ta ikonaklazma hareketinin başarıya ulaşmasına ramak kala hanedanının son hükümdarı Yunanlı bir prensesle evleniyor. Yunan medeniyetinin ruhu o kanalla Bizans’a sızıyor ve put kırıcılık hareketi hüsranla bitiyor. Bugün insanlığın en büyük putu kendisidir dediğiz anda bu geldi aklıma. İnsanı tanrılaştıran inancın Bizans’ta ikonaklazma hareketinin kazanımlarını erittiği o günden bugüne kendisini Helen Medeniyeti’nin temsilcisi sayan Batı insanı aynı noktada duruyor galiba…
- Güzel bir noktaya değindiniz. Yunan Medeniyeti ve günümüz Hıristiyanlığı arasında pek fark kalmamış. Kullanılan ifadelere baktığınız zaman da bunun tescillendiğini görürsünüz. Hıristiyanlığın ruhu açısından da problem bu. Hakim medeniyet çok tanrılı ve insanı da tanrılaştıran bir kültüre sahip. Papa’nın da zaten bu konuda buna benzer sözleri var.
-Kıyaslama sorularımdan rahatsız olmuş olabilirsiniz. Çünkü ben de bu tarz sorular sormaktan rahatsızlık hisseder hale geldim. Ama yaptığınız tespitler beni buna zorluyor. Yine benzer bir soru soracağım: Bizans’ta kendisini en iyi şekilde ifade eden put kırıcılık hareketinin Suriye’de doğduğuna inandınız ve çalışmanızla bunu da en azından mantıksal olarak ispatladınız. Bunu yaparken diyorsunuz ki “Put kırıcı hareket İstanbul’da hükümran olduğunda; Hıristiyan dünya putları kırmaya çalışırken, başka şeylerle meşgul olduğu için Halife Yezit, bu hareketin İslamiyet’in yayılmasına yardımcı olacağını göremiyor. Yani Hıristiyan dünyası putları kırma aşamasına geldiğinde Müslüman dünyadan o zaman destek alamıyordu. Peki bugün, Hıristiyan dünyanın putları kırmaya karar verme noktasına gelmiş bireyleri İslam dünyasından yardım ve destek alabiliyor mu?
- Kitabımı dikkatli okumuşsunuz bunun için teşekkür ediyorum. O tarihte Müslümanların Hıristiyanlara yardımcı olamayacağı aşikâr. Yine de etkileme noktasında önemli rolleri vardı. İslamiyet’in doğuşu bu fikrin oluşması yönünde Hıristiyanlar üzerinde çok büyük tesir uyandırdı. Resmi bilim adamları bunu inkâr etseler de Hıristiyanların bu noktaya gelmesinde İslam düşüncesinin rolü büyük. Fikirsel olarak böyle ama eylemsel olarak ikonaklazma tamamen Hıristiyanların kendi içerisinde gelişen bir harekettir. Papa’nın söylediğinin tersine o dönemde insanlar Suriye’ye Müslüman olmaya başlıyorlardı, olmasalar da etkisi altında putlardan soğuyorlardı. Bunun elbette ki İstanbul’a tesiri olacaktır. İstanbul’daki Hükümdar kendi hâkimiyetin, kaybetmemek için pekala “biz de resimlere ve putlara karşıyız” diyecekti. Günümüzde farklı tecellileri de var ki tarih farklı şekillerde tekerrür eder demiştik; Şimdi süper güç olan “şey” zayıflamaya başladı. Biz Müslümanlar olarak bunun analizini çok iyi yapabiliriz.
Neticede diyebilirim ki ikonaklazma hareketi Hıristiyanlığın özüne vakıf müminlerin öze dönüş mücadelesi ama İslam’ın doğuşu bu tarihi hareketin kesinlikle bir parçası. Çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Hiç bir medeniyet yoktur ki çevresindeki medeniyetlerle etkileşim içinde olmasın. Kültürler arasındaki etkileşim mutlaka olur, münasebetler bazen dostlarla bazen düşmanlarla kurulur, bazen iyilikle bazen çarpışmayla etkileşim olur ama medeniyetler kesinlikle birbirini etkilerler.
- Kitap yazış metodunuz hayli tuhaf. Yazarken mi diyar diyar geziyorsunuz, gezerken mi yazıyorsunuz karar vermek zor. Bu herkesin uygulayabileceği bir metot değil ama siz imkanlar yönünden bu konuda şanslısınız. Gerek Kavşak Ülke Türkiye, gerekse Parçalanmış İmgeler kitaplarınıza konu olan mekanları tek tek geziyor, oraların havasını soluyorsunuz. Son kitabınıza konu olan put kırıcılık hareketinin başladığı, oluştuğu, çöktüğü yerleri de adım adım gezdiniz. Öyle ki Suriye’den başlamış, İstanbul’a gelmişsiniz sonra Antalya’ya dönmüşsünüz…
-Konuştuğumuz meseleler hakkındaki mekanların fiziksel bir parçası oldum. Modern Türkiye’nin tarihini anlamak için Türkiye’ye gelmek gerekiyordu ve bu hareketi anlamak için de Suriye’ye gitmek gerekiyordu. Ben de tabi ki gitmem gereken yere gittim. Bu açıdan bakınca gazetecilik seyahati gibi bir kitap oldu. Birici yöntemim tarihi yerlere gitmekti, ikinci yöntemim ise tarihin içinde seyahat etmek.
- Peki bu yatay ve dikey seyahatler sırasında geçmişin bugüne etkilerini net olarak yakalayabildiniz mi? Değişim ya da benzerlikler konusunda neler fark ettiniz?
- Biçimsel olarak çok değişik bir dünyada yaşıyoruz artık! Tarihe baktığımız zaman bu değişikliğin nasıl şekillendiğini de görebiliyoruz.
-Bizim coğrafyamızda yabancı bir gazeteci olarak seyahat bir açıdan zorludur. Gazetecilik yapacaksınız, başka bir ülkeden olacaksınız, gezeceksiniz, notlar alacaksınız, sorular soracaksınız ve normal insan muamelesi göreceksiniz. Bunu beklemek safdillik olur. Lawrens deneyimimiz başta olmak üzere misafirperverliği sömürülmüş, kötüye kullanılmış bir coğrafyanın insanlarıyız. Siz bunun olumsuz etkilerini sezinlediniz mi? ‘Ajan mıdır nedir?’ diye işkillenip bakan gözler sezdiniz mi? Yoksa misafirperverliğimizi hiçbir güç öldürememiş mi?
- Bu durum her zaman problem teşkil etti. Bu da doğal çünkü Batılı gazeteciler kendilerini hep yüksekte, diğerlerini aşağıda görüyorlar. Tepeden bakıyorlar insanlara. Hep elçilerle ve resmi görevlilerle falan konuşuyor, toplumun içine girmekten kaçıyor ve tabanındakiyle ilgilenmiyorlar. Ben toplumun derinlerine girmeye çalıştım, Sanırım bunu da başardım. Elimizdeki iki kitap bu konudaki başarımı temin eder diye düşünüyorum.
- O zaman şöyle sorayım; bu kitap okuruna ne vaat ediyor? Size göre insanlar bu çalışmayı neden okumalılar?
- Bir çok insanın alıp okuması gerekiyor bunun birinci nedeni şu, ben de yayıncım da para kazanmalıyız (Karşılıklı gülüşüyoruz) Şaka bir yana bu kitap bir fikir mücadelesinin ürünü. Dikkatli ve sorgulayıcı okurların olacağını düşünerek, yazdım. İnsanların kitabı okuduğunda da kafalarında suallere cevaplar bulabilmesini sağlamaya çalıştım. Öte yandan yazdıklarımı okuyarak daha fazla sual sormaya da başlayacaklar. Eğer okurum kafasındaki sorulara cevap bulabiliyor ve yeni sorular sorabiliyorsa işlem benim için tamamlanmıştır. Görevimi yaptığıma inanıyorum.
ON YIL İÇİNDE TÜRKİYE ÇOK DEĞİŞECEK
Bana göre önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye’de günümüzden çok farklı bir değişim olacak. Daha sakin bir ülke olabilir Türkiye. Ama bu sakinleşme ekonomik sisteminizde olabilir mi, bu meçhul
- Kitap ekseninin dışında bir soru ile devam etmek istiyorum. Sizce bu coğrafyada geleceği etkileyecek, zamanla öne çıkacak hareketler veya fikirler hangileri olabilir?
- Bana göre önümüzdeki 10 yıl içinde Türkiye’de günümüzden çok farklı bir değişim olacak. Daha sakin bir ülke olabilir Türkiye. Ama bu sakinleşme ekonomik sisteminizde olabilir mi, bu meçhul. Ama eğer bu başarılırsa büyük bir put kırılmış olur. Ki başta da dediğim gibi günümüzde dev putların parçalandığına şahit oluyoruz.
- Bunu söylerken putlardan kastınız çatırdayan devletler veya onların temsil ettiği güçler ise şöyle bir tehlike yok mu; Ya küresel sermaye, devletlerden güçlü para babaları, işlerini zorlaştırdığı için devletleri ortadan kaldırmak ve yasalarını kendi belirlediği “sınırsız” bir sömürü alanı sağlamak istiyorsa… Ortaya daha kötü bir senaryo ortaya çıkmaz mı?
- Olabilir mi değil, bu olacak!
- Küresel anlamda devletleri yok edip, gücü eline geçiren bir sermaye hakimiyeti kurulacak diyorsanız yani.
- Zaten günümüzde de devletler bu şekilde yönetiliyor. Hâkim bir kaç grup ne yapılacağına karar veriyor ve ne olacağını belirliyor. Dünya onlara göre yönetiliyor. Baba filmini hatırlayın. Bir akşam yemeği sahnesi vardı hani, masanın etrafında oturan mafya liderleri birbirlerini öldürüyorlar. Sonra da kalanlar masanın etrafına diziliyor ve birbirlerine ne alırsınız diye soruyorlardı… Mevcut dünya düzeni bu…
- Yani diyorsunuz ki paniğe gerek yok.
- Paniğe gerek yok tabi zaten her zaman panik hali mevcut... (Gülüşmeler)
- Söyleşiye zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Son olarak eklemek isteğiniz keşke şu da sorulsaydı dediğiniz bir nokta var mı?
- İnanın bu röportajı çok beğendim. Bu noktaların altının çizilmesi benim için çok önemliydi. Temel noktayı anladığınızı gördüm ve inanın bu sohbeti gerçekleştirdiğimiz için ben de çok memnun oldum.
.
(Haber 7)
02 Aralık 2008 Salı
TERAZİ
Elinize bir kitap, sürahi, sandalye gibi bir şey alsanız ve yanınızda bulunan dostlarınıza soransız, bu kaç kilo gelir veya kaç gram gelir? Deseniz.Herkes kendi ölçü anlayışına göre bir şeyler söyler.Şimdi siz bunların söylediği rakamlardan hangisine inanacaksınız?
Orada bulunanların oylarına başvurarak en çok oyu alan rakamı kabul etseniz doğru olur mu?Olmaz dediğinizi duyar gibiyim.Bir sürahinin gramında oylama yapmazsınız ve teraziyi tercih edersiniz de niçin insanların hayat memat meselesinde oylamaya gider ve Allahın ölçülerini tercih etmezsiniz? Buyurun, Rahman süresini okuyalım:
1- Rahmân,
2- Kur^ân^ı öğretti.
3- İnsanı yarattı,
4-Ona beyanı(konuşmasını) öğretti,
5- Güneş ve Ay hesapladır.
6- Otlar ve ağaçlar Ona secde ederler.
7- Gökyüzünü kaldırdı ve ölçü koydu ki,
8- Artık tartıda taşkınlık etmeyin.
9- Ölçmeyi adaletle yapın ve tartıyı eksik yapmayın.
Ezeli ve ebedi olan Rabbimiz, güzel isimlerinden “Rahman” ismiyle başlıyor süreye.Çünkü, indirdiği Kur’an, Onun bize rahmetidir. Yarattığı, Güneş ve Ay da bizim için iki ayrı rahmettir. Yazan elimizi, konuşan dilimizi yaratan Rabbimizin bize konuşma nimeti de büyük rahmettir.Güneş ve Ay’ın hesap üzere olması, göklerin ve yerin ölçü üzerine yaratılması, bizim de adalet terazisini, söz ayarını, göz ayarını yapmamız için ölçü koyduğunu ve bu ölçüyü Kur’anla bildirdiğini haber verir.Güneş, yaratıldığı günden beri saniye değil salise sapmadığı gibi, yaratıldığı günden beri değerinden hiçbir şey kaybetmediği gibi Güneşi yaratan Rabbimizin kitabı olan Kur’an da değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir.
Kur’anın ölçüsünü kabul etmeyip Komünizm ölçüsüne göre harehet edenler milyonlarca insanın ölmesine, milyarlarcasının sefaletine sebeb oldular. Kapitalizm ölçüsüyle hareket edenlerse milyarlarca insanın sefahatine sebep oldu. Uyuşturucu bağımlıları, fuhuş tacirleri, adam öldürme çeteleri üretti ve demokrasi adına ülkeleri mafya ile medya yönetmeye başladı .Rahman olan Rabbimiz:“Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzel” buyurur.(İsra 34)Gözümüzü uzağa veya yakına bakarken farkına varmadan ayar yaparız. Bu yaptığımız ayarın hızına hiçbir bilgisayar ulaşmamıştır ve ulaşmayacaktır.Kulağımız duyduğumuz sesin sahibi insan mı, araba mı, koyun mu olduğunu, yönünü ve uzaklığını bilir. Bu da bize doğuştan verilen ölçülerdir.Ağzımızdan çıkan sesleri ölçülü çıkardığımızda anlamlı kelimeler çıkar.Rastgele kalemle karalarken belli bir ölçüyle çizmeye başlarsak belli bir şekil ortaya çıkar.Seslerin ölçülü çıkışından müzik meydana gelir.Dünya çocukları birbirinin dilinden anlarken bizim ölçüsüz davranışlarımızla onların masumiyetini giderip kendi kalıbımıza döktüğümüzden onları da anlaşamaz hale getiriyoruz.Bir yaşındaki bir milyar çocuk anlaşabilir ama 70 yaşına gelmiş iki siyasi anlaşamıyor.Bu da Rabbimizin fıtratımıza koyduğu ölçüyü çevreden algıladığımız ölçüsüz ölçülerle fıtratımızı bozup her kalıba uygun bir ölçü benimseyip herkesi kendi ölçümüze zorlamaktan kaynaklanır.
Bazı insanlar bir kiloluk tartı demirlerinin içini oydurarak sattığını eksik verirlermiş. Zaman zaman belediye, tartı aletlerini kontrol ediyor.Nereye gitsen kilo bin gram. Herkes kendine göre ayarlarsa düzen bozulur. Onun için Rabbimiz “Doğru teraziyle tartın” diyor.Rabbimiz, sevgili peygamberimize ve onun şahsında bize : “Sana ilim geldikten sonra eğer onların hevalarına (şahsi ölçülerine) uyarsan sende zalimlerden olursun” buyuruyor. (Bakara145)Dünyanın en dürüst adamını yanlış terazinin başına oturtsanız o’da eksik tartar.Adalet terazisi yanlış olunca tartan kişinin doğruluğu bir şey değiştirmez.Onun için Rabbimiz hem ölçenin tam ölçmesini, hemde terazinin doğrusunu almamızı emrediyor.
O ilahi terazi olan Kur’an ise bizim konuşmamızı, yürüyüşümüzü, bakışımızı, kaş göz hareketlerimizi, komşuluk ilişkilerimizi, yöneten ve yönetilen ilişkilerini en güzel şekilde ayarlamaktadır.
http://www.mahmuttoptas.com/
Orada bulunanların oylarına başvurarak en çok oyu alan rakamı kabul etseniz doğru olur mu?Olmaz dediğinizi duyar gibiyim.Bir sürahinin gramında oylama yapmazsınız ve teraziyi tercih edersiniz de niçin insanların hayat memat meselesinde oylamaya gider ve Allahın ölçülerini tercih etmezsiniz? Buyurun, Rahman süresini okuyalım:
1- Rahmân,
2- Kur^ân^ı öğretti.
3- İnsanı yarattı,
4-Ona beyanı(konuşmasını) öğretti,
5- Güneş ve Ay hesapladır.
6- Otlar ve ağaçlar Ona secde ederler.
7- Gökyüzünü kaldırdı ve ölçü koydu ki,
8- Artık tartıda taşkınlık etmeyin.
9- Ölçmeyi adaletle yapın ve tartıyı eksik yapmayın.
Ezeli ve ebedi olan Rabbimiz, güzel isimlerinden “Rahman” ismiyle başlıyor süreye.Çünkü, indirdiği Kur’an, Onun bize rahmetidir. Yarattığı, Güneş ve Ay da bizim için iki ayrı rahmettir. Yazan elimizi, konuşan dilimizi yaratan Rabbimizin bize konuşma nimeti de büyük rahmettir.Güneş ve Ay’ın hesap üzere olması, göklerin ve yerin ölçü üzerine yaratılması, bizim de adalet terazisini, söz ayarını, göz ayarını yapmamız için ölçü koyduğunu ve bu ölçüyü Kur’anla bildirdiğini haber verir.Güneş, yaratıldığı günden beri saniye değil salise sapmadığı gibi, yaratıldığı günden beri değerinden hiçbir şey kaybetmediği gibi Güneşi yaratan Rabbimizin kitabı olan Kur’an da değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir.
Kur’anın ölçüsünü kabul etmeyip Komünizm ölçüsüne göre harehet edenler milyonlarca insanın ölmesine, milyarlarcasının sefaletine sebeb oldular. Kapitalizm ölçüsüyle hareket edenlerse milyarlarca insanın sefahatine sebep oldu. Uyuşturucu bağımlıları, fuhuş tacirleri, adam öldürme çeteleri üretti ve demokrasi adına ülkeleri mafya ile medya yönetmeye başladı .Rahman olan Rabbimiz:“Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı ve sonuç itibariyle daha güzel” buyurur.(İsra 34)Gözümüzü uzağa veya yakına bakarken farkına varmadan ayar yaparız. Bu yaptığımız ayarın hızına hiçbir bilgisayar ulaşmamıştır ve ulaşmayacaktır.Kulağımız duyduğumuz sesin sahibi insan mı, araba mı, koyun mu olduğunu, yönünü ve uzaklığını bilir. Bu da bize doğuştan verilen ölçülerdir.Ağzımızdan çıkan sesleri ölçülü çıkardığımızda anlamlı kelimeler çıkar.Rastgele kalemle karalarken belli bir ölçüyle çizmeye başlarsak belli bir şekil ortaya çıkar.Seslerin ölçülü çıkışından müzik meydana gelir.Dünya çocukları birbirinin dilinden anlarken bizim ölçüsüz davranışlarımızla onların masumiyetini giderip kendi kalıbımıza döktüğümüzden onları da anlaşamaz hale getiriyoruz.Bir yaşındaki bir milyar çocuk anlaşabilir ama 70 yaşına gelmiş iki siyasi anlaşamıyor.Bu da Rabbimizin fıtratımıza koyduğu ölçüyü çevreden algıladığımız ölçüsüz ölçülerle fıtratımızı bozup her kalıba uygun bir ölçü benimseyip herkesi kendi ölçümüze zorlamaktan kaynaklanır.
Bazı insanlar bir kiloluk tartı demirlerinin içini oydurarak sattığını eksik verirlermiş. Zaman zaman belediye, tartı aletlerini kontrol ediyor.Nereye gitsen kilo bin gram. Herkes kendine göre ayarlarsa düzen bozulur. Onun için Rabbimiz “Doğru teraziyle tartın” diyor.Rabbimiz, sevgili peygamberimize ve onun şahsında bize : “Sana ilim geldikten sonra eğer onların hevalarına (şahsi ölçülerine) uyarsan sende zalimlerden olursun” buyuruyor. (Bakara145)Dünyanın en dürüst adamını yanlış terazinin başına oturtsanız o’da eksik tartar.Adalet terazisi yanlış olunca tartan kişinin doğruluğu bir şey değiştirmez.Onun için Rabbimiz hem ölçenin tam ölçmesini, hemde terazinin doğrusunu almamızı emrediyor.
O ilahi terazi olan Kur’an ise bizim konuşmamızı, yürüyüşümüzü, bakışımızı, kaş göz hareketlerimizi, komşuluk ilişkilerimizi, yöneten ve yönetilen ilişkilerini en güzel şekilde ayarlamaktadır.
http://www.mahmuttoptas.com/
30 Kasım 2008 Pazar
Prof.Dr.Numan Kurtulmuş İkidarı Uyardı !...
Yeni işgallere bahane olmasın Hindistan’da yaşanan terör olayını da değerlendiren Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, “Terörist saldırılar kimden gelirse gelsin insanlık onuruna yapılmış saldırıdır.
Terörün en büyük düşmanı İslâm dünyasıdır. Bu tür saldırılar emperyalist emellere hizmet ediyor. Umarız bu saldırı da yeni işgaller için bahane olarak kullanılmaz” dedi.Şiddetle kınıyoruzHindistan’da yapılan terörist saldırıyı da kınayan Saadet Lideri Numan Kurtulmuş, “Terörist saldırılar kimden gelirse gelsin, hangi amaca hizmet ettiğini iddia ederse etsin, insanlık onuruna karşı yapılmış olan fevkalade vahşi ve anlamsız saldırılardır. Bu saldırıları şiddetle kınıyoruz. Masum insanların öldürülmesinin hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Bu insanlık dışı saldırı da, hiçbir din ve inançla bağdaşmaz” şeklinde konuştu.
Seçim yatırımı değilseKurtulmuş, “Çarşaflılara rozet takan CHP’liler, üniversite kapılarından gözü yaşlı bir şekilde geri dönen kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek yeni bir kararlılığın içerisinde olmak zorundadır. Bu genç kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek meseleyi çözme yerine, anayasal olarak çıkmaza sokan CHP, eğer bir seçim yatırımı yapmıyorsa, başörtüsü ile ilgili kamusal alandaki engellemeyi kaldıracak teklifi kendisi yapmalıdır” dedi.
Ebubekir Gülüm / AntalyaSaadet Partisi, 26 Ekim’deki büyük kongresinin ardından ilk il başkanları ve il müfettişleri toplantısını çok geniş kapsamlı ve tam kadro katılımlı bir şekilde Antalya’da gerçekleştirdi. Türkiye’nin her tarafından Alanya’daki Bera Otel’deki 2 günlük kampa gelen Saadet’in lider kadroları, Genel Başkan Numan Kurtulmuş’un başkanlığında yerel seçimler öncesi yapılan hazırlık ve yeni stratejileri ele aldı. Oldukça verimli geçen ve 2 gün boyunca katılımcıların hepsinin öneri ve tekliflerini dile getirdiği toplantıda, Saadet Partisi’nin yerel seçimlerin ardından iktidar sürecini başlatacak çalışmaları masaya yatırıldı. Toplantıya; eski Genel Başkanı Recai Kutan’ın yanı sıra başkanlık divanı üyeleri, il başkanları ve il müfettişleri de aileleriyle birlikte iştirak ettiler.
Sevgi Kurtulmuş de Alanya’da toplantıya Numan Kurtulmuş ile birlikte katıldı. Kurtulmuş, toplantı öncesi yerel basınla sabah kahvaltısında bir araya geldi. Toplantıda Siirt İl Başkanı Abdullah Evin, isminin yazılı olduğu el yazması kilimi Kurtulmuş’a takdim etti. İl başkanı ve müfettişleriyle ilk kez bir araya gelen Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, temel ilke ve esasları ortaya koyduktan sonra Saadet Partisi’nin bundan sonraki rotasını çizdi.
Toplantıda Hindistan’daki terör saldırısı, ekonomik krizin Türkiye’ye yansımaları, çarşaf tartışmalarını değerlendiren Kurtulmuş, öncelikle 26 Ekim’deki kongrenin ardından kamuoyunda, basında ve halkta kendilerine karşı büyük bir ilgi oluştuğunu dile getirdi. “ Bu ilgi inşallah Saadet Partisi’ni Türkiye’nin en muktedir hareketi haline getirecektir” diyen Kurtulmuş, “ Milli Görüş sadece siyasi bir partinin adından ibaret değildir. Türkiye’nin sosyolojik bir gerçeğidir. Milli Görüş bu toprakların tarihini, bu medeniyetin aslını ve kökünü temsil eden bir medeniyet hareketidir. Şartlar olumsuz olabilir, oy oranlarımız düşebilir. Ama sonunda bu memlekete yön verecek güç, Milli Görüş siyasetidir” dedi.
Bugüne kadar dile getirdiği “ Gün gelecek Milli Görüş 3. büyük çıkışını yapacak” sözüne atıfta bulunan Kurtulmuş, şöyle konuştu: “İşte gün gelmiş, Milli Görüş 3. büyük çıkışına başlamıştır. Birincisi MSP vasıtasıyla 1970’lerde ortaya konan başarıdır. 2. büyük çıkış ise, Refah Partisi ile sağlanan dönemdir. Şimdi bir müddet devre arasıydı. Maçın 3. devresi başlamıştır. Yeniden özgürlük, adalet ve refahtan pay almak isteyenler, Saadet Partisi’ni bekliyor. Şimdi saadet devridir. Yeniden Milli Görüş’ün 3. şahlanış dönemidir” dedi. Terör en çok Müslümanlara zarar veriyorHindistan’da yapılan terörist saldırıyı da kınayan Saadet Lideri Numan Kurtulmuş, “Terörist saldırılar kimden gelirse gelsin, hangi amaca hizmet ettiğini iddia ederse etsin, insanlık onuruna karşı yapılmış olan fevkalede vahşi ve anlamsız saldırılardır. Bu saldırıları şiddetle kanıyoruz. Masum insanların öldürülmesinin hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Bu insanlık dışı saldırı da, hiçbir din ve inançla bağdaşmaz” dedi. Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin en büyük düşmanın İslam dünyası ve Müslümanlar olduğunun altını çizen Kurtulmuş, “Ayrıca bu tür saldırılarının, herhangi bir din ve medeniyetle bağdaştırılması, arka planında farklı din ve inanç çatışmalarından güç alan emperyalist baskıları artırmakta; özellikle bu emperyalist güçlerin bu terörün hakim olduğu bölgelere yerleşmesine vesile olmaktadır. Dolayısıyla emperyalizme karşı hareket ettiği sanan bu odaklar, aslında zaten dünyanın çeşitli bölgelerini işgal etmek için planlar yapan emperyalist güçlerin ekmeklerine yağ sürmektedirler. Bu vesileyle bütün insanları ve dünyayı, hain saldırılar karşısında uyanık olmaya, bu saldırılar karşısında dünyanın yeni bir bölgesinde yeni bir takım işgallerin ve katliamların devreye sokulmaması konusunda uyanık olmaya davet ediyorum” diye konuştu.
Krizin göstergeleriMaliye Bakanlığı’nın krize karşı tedbir diye koyduğu yeni vergi yükü ve zamların krizi daha da derinleştireceğini vurgulayan Kurtulmuş, “Türkiye üretim maliyetlerini azaltacak, istihdamı artıracak ve teşvik edecek çok güçlü bir ekonomik paketi açıklamaya mecburdur” dedi. Üreticinin önündeki engelleri kaldırmak bir yana yoksulluk içindeki halkı mağdur edecek yeni zamların ardı arkasına geldiğini belirten Kurtulmuş, “Siz zaten gücü kalmamış kitleleri bu zamlarla mı teşvik edeceksiniz? Bu zamlarla koruyacaksınız? Bu tür teşvikler, yoksulluğu, yatırımların durmasını asla engellemeyecektir” dedi. Türkiye’de krizin 5 temel göstergesini devletin resmi rakamlarıyla ortaya koyan Numan Kurtulmuş, ilk önce kapanan işyeri sayısındaki artışa dikkat çekti. 2008’in ilk 10 ayında ülke genelinde 41 bin tane işyerinin kapandığını belirten Kurtulmuş, “Geçen yıla göre kapanan işyeri oranı yüzde 50 artmıştır. Kurulan işyeri sayısında ise, geçen yıla göre yüzde 27 azalma olmuştur. Yani işyerleri kurulmuyor, aksine kapanıyor. Mevcut şartlar devam ederse, önümüzdeki yıl yüzde 25’i da daha kapanacaktır” dedi. İşsizlik rakamlarındaki değişime de dikkat çeken Kurtulmuş, resmi rakamlara göre 2.4 milyon işsiz sayısının yüzde 9,8 olduğunu ancak iş aramaktan vazgeçenler ile eksik istihdam da eklenince bu sayının 4,9 milyona oran olarak ise yüzde 19,9’a çıktığını dile getirdi. Yabancı sermaye rakamlarını da değerlendiren Kurtulmuş, Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye yatırımının 2008’de yüzde 34,8 düştüğünü kaydetti. Ayrıca yabancı sermayenin cari açığa oranın ise yüzde 58’den yüzde 26’ya düştüğünü vurgulayan Kurtulmuş, “Yani yabancı sermaye ile kapatılan cari açık payı giderek azalmıştır. Dünyanın neresine giderseniz gidin bunlar kriz rakamı olarak ortaya çıkar” diye konuştu.
Ayrıca faiz oranlarındaki kriz yansımalarını da gösteren Kurtulmuş, Merkez Bankası’nın faiz oranları 19,35’den 18,75’e düşürdüğünü, ancak bugün iş adamlarının bankalardan aldıkları kredinin maliyetinin yüzde 35-40 seviyelere çıkmasını engelleyemediğini dile getirdi. Krizin en temel göstergelerden birisinin de enflasyon rakamları olduğunu kaydeden Kurtulmuş, yüzde 12’e yükselen enflasyon rakamının işlerin iyi yolda gitmediğine ilişkin başka bir işaret olduğunu kaydetti. Kurtulmuş, şöyle konuştu: “Hükümeti uyarmak istiyoruz. (Kriz bize gelmez inşallah, teğet geçer maşallah) sözleriyle kriz yönetilmez. Bütün rakamlar Türkiye’nin ciddi bir krizin eşiğinde olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla insanların alım gücünün azalmasını önleyecek, istihdamın azalmasını önleyecek, işsizliğin kitlesel hale gelmesini önleyecek ve yatırımın önünün açılmasını sağlayacak yeni bir paketin açılması zaruridir. Bu paketi açmadığınız takdirde, IMF’nin size bağımlı olarak sürdürdüğü politikaların sonucu, 6 ay sonra Türkiye’deki bırakın sıradan işyerlerini, büyük işlerinin tamamı işçilerin çoğunu kapısının önüne koyacak. Birçok marka firma kapısına kilit vuracaktır” dedi.15 günde ne değişti?Hükümetin ekonomik krizle ilgili tutarsız ve kararsız bir politika izlediğini kaydeden Kurtulmuş, ‘hamdolsun ekonomimiz iyi, teğet geçer’ mantığından ‘Evet bizi etkiliyor’ mantığına gelindiğini dile getirdi. Kurtulmuş, “Evet hamdetmek güzel bir şeydir. Ama insanların hamdetmeden önce önlemleri alması bir sorumluluktur” diyen Kurtulmuş, “Ülkemizde çok güzel bir söz var. Önce atını sağlam kazığa bağlayacaksın. Ondan sonra tevekkül edeceksin. Ne yazık ki, hamdolsun siyaseti dünyadaki bu krizi anlamamanın sonucu olarak ortaya çıktı. Zaten IMF’nin bu programı değiştireceğini bildikleri için acaba IMF ne der diye zaman kazanma taktiği olarak ortaya konuldu” diye konuştu.
Başbakan önce ‘Ümüğümüz sıkarsanız IMF ile görüşmeyiz’ deyip ardından ABD’de ‘Biz de zaten sizden para istemeye geldik’ demesini eleştiren Kurtulmuş, “Birisi bu 15 günde ne değiştiğini izah etmeli. Ne değişti de IMF karşısında 15 günde uysal hale geldiler? IMF ümük sıkmaktan vazgeçmediğine göre, acaba hükümetin tavrının değişmesinin nedeni nedir?” diye sordu. “Dünyanın egemenleri ve onların yerli işbirlikçileri, hükümeti IMF’nin emrinden çıkmama konusunda uyarmışlardır” diyen Kurtulmuş, “Yoksa dünyanın hiçbir yerinde bir başbakan 15 gün sonra söylediğinin tam tersini söyleme cesaretini gösteremez” dedi.
Erdoğan’ı uyaran Kurtulmuş, “Artık dünyada kimse IMF’yi ciddiye almıyor. Uluslar arası finans sistemi başta IMF ve Dünya Bankası olmak bütün kuruluşlarıyla birlikte iflas etti. Şimdi yeni bir sistem nasıl kurulur bunu konuşuyorlar. Dünya bunu tartışırken bizimkiler de IMF’den nasıl medet umulur düşüncesi içerisindedirler. Bunu anlamak, doğru bulmak, bunu bizim gibi millete yakıştırmak asla mümkün değildir” diye konuştu. Erdoğan’a yeni bütçe konusunda seslenen Kurtulmuş, “Sayın Başbakan önünüzde yeni bütçe var. Bu bütçeyi IMF yapacak. Türkiye’nin hayrına bir şey yapmak istiyorsanız, yeni krizlerle boğuşmasını önlemek istiyorsanız, lütfen bu milleti seviyorsanız, önce bu IMF boyunduruğundan kurtulun. İç ve dış borcu 500 milyar dolara yaklaşmış bir ülkede 19 milyar dolardan medet ummaya çalışmak, en hafif tabiriyle saflıktır” dedi.
Gazze'de ki insanlık ayıbıFilistin’de Gazze’de yaşanan drama da dikkat çeken Kurtulmuş, 1.5 milyona yakın insanın yaklaşık 1 yılı aşkın süredir tecrit altında olduğunu söyledi. İnsanların ekmeğe muhtaç olduğunu, elektrik, su, ilaç, doktor gibi en temel noktalarda mahrumiyet yaşandıklarına dikkat çeken Kurtulmuş, “Bütün dünyanın gözü önünde bir halk soykırıma tabi tutuluyor. Bu bütün insanlığın ayıbıdır. Orada gerçekten Gazzeliler abluka altına alınmıyor, bütün insanlık onuru, 7 milyar insanın ruhu esir kampına sokulmuş bulunuyor” diye konuştu. 4 asır boyunca Osmanlı’nın eyaleti olan Kudüs’te Yahudi, Hristiyan ve Müslüman dinlerine mensup insanları barış içinde yaşatmayı başardıklarını belirten Kurtulmuş, “Artık bir takım temennilerden öte, İsrail hükümetinin ortaya koyduğu bu agresif tavrın bir an evvel sona erdirilmesi, Gazze’deki insanlık ayıbının sona erdirilmesi, Gazzelilerin kurtarılması değil bütün insanlığın ruhlarının esaretten kurtarılması olacaktır. Bu adımı atmak da Türkiye’nin üzerine düşüyor” diye konuştu. Statükonun emir eri olmaktan vazgeçinAKP’nin milletten refahtan adil paylaşım sağlama ve sivil anayasa yapma şartıyla aldığı yetkiyi kullanamadığını belirten Kurtulmuş, bunları yapmayan iktidar partisinin millete hesap vermeyi geciktirmek için gerilim siyaseti uyguladığını kaydetti. Gerilim siyasetinin ülkeye fayda getirmeyeceğini gibi iktidar ve muhalefeti ciddi şekilde sıkıntıya soktuğunu dile getiren Kurtulmuş, “Sayın Başbakana açıkça teklif ediyorum: Gelin gerilim siyasetleriyle milletin vaktini heba etmek yerine, milletin size vermiş olduğu emirleri ve direktifleri yerine getirin. Milletin özgürlük alanları genişletin. Statükoyu değiştirin. Ancak AKP ben değiştim demekten henüz statükoyu değiştirmeye terfi edememiştir. Zaten Varlığını milletin önünü kesenlere değiştiğini kanıtlamakla uğraşan bir partinin, milletin talep ettiği değişikleri de aslında gerçekleştirme imkan ve ihtimali de yoktur. Nasıl CHP tarihi yanılgısını anlayıp geri döndüyse, yani önümüzdeki günlerde AKP yöneticileri statükonun karşısında emir eri olarak düştükleri hatayı anlayıp, bir büyük yanılgıya düştükleri itiraf edecekler ya da milletimiz bu siyasi iktidarı bizatihi kendisi tavsiye edecektir ” dedi.
Çarşaf siyasetiSon günlerin gündemi çarşaf ile ilgili tartışmaları da değerlendiren Numan Kurtulmuş, CHP’nin bu tavrını başından beri olumlu bulduklarını söyledi. Kurtulmuş, “CHP’nin bu tavrını olumlu bir gelişmedir. CHP’nin bu adımı atmasındaki esas güç, milletimizin bizahiti kendi gücüdür, bu toprakların bin yıllık kültürü ve medeniyetidir. CHP’ye bu açılımı yaptıran analarımızın, bacılarımızın hicaplarıdır” dedi. Kurtulmuş, çarşaftan sonra başörtüsü için de Baykal’dan yeni bir adım atması çağrısında bulunarak, şöyle seslendi: “Sayın Baykal ve CHP’den ikinci bir tarihi yanılgıları düzeltmeleri için de ellerinde bir fırsat olduğunu hatırlatıyoruz. Bugün çarşaflıların yakalarına rozet takan CHP’liler, dün üniversite kapılarında mağdur, mazlum ve gözü yaşlı bir şekilde geri dönen başörtülü kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek yeni bir kararlılığın içerisinde olmak zorundadırlar. Bu genç kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek meseleyi çözme yerine, evet kamusal alanda bu işler olmaz diyerek Türkiye’de bu işleri anayasal olarak çıkmaza sokan CHP, eğer bir seçim yatırımı yapmıyorsa, hemen şimdi bu kamusal alandaki başörtüsü ile ilgili engellemeyi kaldıracak teklifi bizatihi kendisi yapmalıdır. Ve böylece konuda samimi olduğunu Türk milletine ispat etmelidir. Artık bu ülkede bu milletin kültürüne ve medeniyetine aykırı hiçbir söz söylenmeyecek ve hiçbir siyasetçinin de sözü dinlenmeyecektir” dedi. DTP’nin kürt, CHP’nin çarşaf kartı ileri sürdüğünü kaydeden Kurtulmuş, “Ama oyun bitti. Bundan sonra yeni bir oyun başlıyor. Hepinizin kartlarınızı toplayın. Saadet Partisi yeniden geliyor” dedi.
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=news&id=83394
Terörün en büyük düşmanı İslâm dünyasıdır. Bu tür saldırılar emperyalist emellere hizmet ediyor. Umarız bu saldırı da yeni işgaller için bahane olarak kullanılmaz” dedi.Şiddetle kınıyoruzHindistan’da yapılan terörist saldırıyı da kınayan Saadet Lideri Numan Kurtulmuş, “Terörist saldırılar kimden gelirse gelsin, hangi amaca hizmet ettiğini iddia ederse etsin, insanlık onuruna karşı yapılmış olan fevkalade vahşi ve anlamsız saldırılardır. Bu saldırıları şiddetle kınıyoruz. Masum insanların öldürülmesinin hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Bu insanlık dışı saldırı da, hiçbir din ve inançla bağdaşmaz” şeklinde konuştu.
Seçim yatırımı değilseKurtulmuş, “Çarşaflılara rozet takan CHP’liler, üniversite kapılarından gözü yaşlı bir şekilde geri dönen kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek yeni bir kararlılığın içerisinde olmak zorundadır. Bu genç kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek meseleyi çözme yerine, anayasal olarak çıkmaza sokan CHP, eğer bir seçim yatırımı yapmıyorsa, başörtüsü ile ilgili kamusal alandaki engellemeyi kaldıracak teklifi kendisi yapmalıdır” dedi.
Ebubekir Gülüm / AntalyaSaadet Partisi, 26 Ekim’deki büyük kongresinin ardından ilk il başkanları ve il müfettişleri toplantısını çok geniş kapsamlı ve tam kadro katılımlı bir şekilde Antalya’da gerçekleştirdi. Türkiye’nin her tarafından Alanya’daki Bera Otel’deki 2 günlük kampa gelen Saadet’in lider kadroları, Genel Başkan Numan Kurtulmuş’un başkanlığında yerel seçimler öncesi yapılan hazırlık ve yeni stratejileri ele aldı. Oldukça verimli geçen ve 2 gün boyunca katılımcıların hepsinin öneri ve tekliflerini dile getirdiği toplantıda, Saadet Partisi’nin yerel seçimlerin ardından iktidar sürecini başlatacak çalışmaları masaya yatırıldı. Toplantıya; eski Genel Başkanı Recai Kutan’ın yanı sıra başkanlık divanı üyeleri, il başkanları ve il müfettişleri de aileleriyle birlikte iştirak ettiler.
Sevgi Kurtulmuş de Alanya’da toplantıya Numan Kurtulmuş ile birlikte katıldı. Kurtulmuş, toplantı öncesi yerel basınla sabah kahvaltısında bir araya geldi. Toplantıda Siirt İl Başkanı Abdullah Evin, isminin yazılı olduğu el yazması kilimi Kurtulmuş’a takdim etti. İl başkanı ve müfettişleriyle ilk kez bir araya gelen Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, temel ilke ve esasları ortaya koyduktan sonra Saadet Partisi’nin bundan sonraki rotasını çizdi.
Toplantıda Hindistan’daki terör saldırısı, ekonomik krizin Türkiye’ye yansımaları, çarşaf tartışmalarını değerlendiren Kurtulmuş, öncelikle 26 Ekim’deki kongrenin ardından kamuoyunda, basında ve halkta kendilerine karşı büyük bir ilgi oluştuğunu dile getirdi. “ Bu ilgi inşallah Saadet Partisi’ni Türkiye’nin en muktedir hareketi haline getirecektir” diyen Kurtulmuş, “ Milli Görüş sadece siyasi bir partinin adından ibaret değildir. Türkiye’nin sosyolojik bir gerçeğidir. Milli Görüş bu toprakların tarihini, bu medeniyetin aslını ve kökünü temsil eden bir medeniyet hareketidir. Şartlar olumsuz olabilir, oy oranlarımız düşebilir. Ama sonunda bu memlekete yön verecek güç, Milli Görüş siyasetidir” dedi.
Bugüne kadar dile getirdiği “ Gün gelecek Milli Görüş 3. büyük çıkışını yapacak” sözüne atıfta bulunan Kurtulmuş, şöyle konuştu: “İşte gün gelmiş, Milli Görüş 3. büyük çıkışına başlamıştır. Birincisi MSP vasıtasıyla 1970’lerde ortaya konan başarıdır. 2. büyük çıkış ise, Refah Partisi ile sağlanan dönemdir. Şimdi bir müddet devre arasıydı. Maçın 3. devresi başlamıştır. Yeniden özgürlük, adalet ve refahtan pay almak isteyenler, Saadet Partisi’ni bekliyor. Şimdi saadet devridir. Yeniden Milli Görüş’ün 3. şahlanış dönemidir” dedi. Terör en çok Müslümanlara zarar veriyorHindistan’da yapılan terörist saldırıyı da kınayan Saadet Lideri Numan Kurtulmuş, “Terörist saldırılar kimden gelirse gelsin, hangi amaca hizmet ettiğini iddia ederse etsin, insanlık onuruna karşı yapılmış olan fevkalede vahşi ve anlamsız saldırılardır. Bu saldırıları şiddetle kanıyoruz. Masum insanların öldürülmesinin hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Bu insanlık dışı saldırı da, hiçbir din ve inançla bağdaşmaz” dedi. Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin en büyük düşmanın İslam dünyası ve Müslümanlar olduğunun altını çizen Kurtulmuş, “Ayrıca bu tür saldırılarının, herhangi bir din ve medeniyetle bağdaştırılması, arka planında farklı din ve inanç çatışmalarından güç alan emperyalist baskıları artırmakta; özellikle bu emperyalist güçlerin bu terörün hakim olduğu bölgelere yerleşmesine vesile olmaktadır. Dolayısıyla emperyalizme karşı hareket ettiği sanan bu odaklar, aslında zaten dünyanın çeşitli bölgelerini işgal etmek için planlar yapan emperyalist güçlerin ekmeklerine yağ sürmektedirler. Bu vesileyle bütün insanları ve dünyayı, hain saldırılar karşısında uyanık olmaya, bu saldırılar karşısında dünyanın yeni bir bölgesinde yeni bir takım işgallerin ve katliamların devreye sokulmaması konusunda uyanık olmaya davet ediyorum” diye konuştu.
Krizin göstergeleriMaliye Bakanlığı’nın krize karşı tedbir diye koyduğu yeni vergi yükü ve zamların krizi daha da derinleştireceğini vurgulayan Kurtulmuş, “Türkiye üretim maliyetlerini azaltacak, istihdamı artıracak ve teşvik edecek çok güçlü bir ekonomik paketi açıklamaya mecburdur” dedi. Üreticinin önündeki engelleri kaldırmak bir yana yoksulluk içindeki halkı mağdur edecek yeni zamların ardı arkasına geldiğini belirten Kurtulmuş, “Siz zaten gücü kalmamış kitleleri bu zamlarla mı teşvik edeceksiniz? Bu zamlarla koruyacaksınız? Bu tür teşvikler, yoksulluğu, yatırımların durmasını asla engellemeyecektir” dedi. Türkiye’de krizin 5 temel göstergesini devletin resmi rakamlarıyla ortaya koyan Numan Kurtulmuş, ilk önce kapanan işyeri sayısındaki artışa dikkat çekti. 2008’in ilk 10 ayında ülke genelinde 41 bin tane işyerinin kapandığını belirten Kurtulmuş, “Geçen yıla göre kapanan işyeri oranı yüzde 50 artmıştır. Kurulan işyeri sayısında ise, geçen yıla göre yüzde 27 azalma olmuştur. Yani işyerleri kurulmuyor, aksine kapanıyor. Mevcut şartlar devam ederse, önümüzdeki yıl yüzde 25’i da daha kapanacaktır” dedi. İşsizlik rakamlarındaki değişime de dikkat çeken Kurtulmuş, resmi rakamlara göre 2.4 milyon işsiz sayısının yüzde 9,8 olduğunu ancak iş aramaktan vazgeçenler ile eksik istihdam da eklenince bu sayının 4,9 milyona oran olarak ise yüzde 19,9’a çıktığını dile getirdi. Yabancı sermaye rakamlarını da değerlendiren Kurtulmuş, Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye yatırımının 2008’de yüzde 34,8 düştüğünü kaydetti. Ayrıca yabancı sermayenin cari açığa oranın ise yüzde 58’den yüzde 26’ya düştüğünü vurgulayan Kurtulmuş, “Yani yabancı sermaye ile kapatılan cari açık payı giderek azalmıştır. Dünyanın neresine giderseniz gidin bunlar kriz rakamı olarak ortaya çıkar” diye konuştu.
Ayrıca faiz oranlarındaki kriz yansımalarını da gösteren Kurtulmuş, Merkez Bankası’nın faiz oranları 19,35’den 18,75’e düşürdüğünü, ancak bugün iş adamlarının bankalardan aldıkları kredinin maliyetinin yüzde 35-40 seviyelere çıkmasını engelleyemediğini dile getirdi. Krizin en temel göstergelerden birisinin de enflasyon rakamları olduğunu kaydeden Kurtulmuş, yüzde 12’e yükselen enflasyon rakamının işlerin iyi yolda gitmediğine ilişkin başka bir işaret olduğunu kaydetti. Kurtulmuş, şöyle konuştu: “Hükümeti uyarmak istiyoruz. (Kriz bize gelmez inşallah, teğet geçer maşallah) sözleriyle kriz yönetilmez. Bütün rakamlar Türkiye’nin ciddi bir krizin eşiğinde olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla insanların alım gücünün azalmasını önleyecek, istihdamın azalmasını önleyecek, işsizliğin kitlesel hale gelmesini önleyecek ve yatırımın önünün açılmasını sağlayacak yeni bir paketin açılması zaruridir. Bu paketi açmadığınız takdirde, IMF’nin size bağımlı olarak sürdürdüğü politikaların sonucu, 6 ay sonra Türkiye’deki bırakın sıradan işyerlerini, büyük işlerinin tamamı işçilerin çoğunu kapısının önüne koyacak. Birçok marka firma kapısına kilit vuracaktır” dedi.15 günde ne değişti?Hükümetin ekonomik krizle ilgili tutarsız ve kararsız bir politika izlediğini kaydeden Kurtulmuş, ‘hamdolsun ekonomimiz iyi, teğet geçer’ mantığından ‘Evet bizi etkiliyor’ mantığına gelindiğini dile getirdi. Kurtulmuş, “Evet hamdetmek güzel bir şeydir. Ama insanların hamdetmeden önce önlemleri alması bir sorumluluktur” diyen Kurtulmuş, “Ülkemizde çok güzel bir söz var. Önce atını sağlam kazığa bağlayacaksın. Ondan sonra tevekkül edeceksin. Ne yazık ki, hamdolsun siyaseti dünyadaki bu krizi anlamamanın sonucu olarak ortaya çıktı. Zaten IMF’nin bu programı değiştireceğini bildikleri için acaba IMF ne der diye zaman kazanma taktiği olarak ortaya konuldu” diye konuştu.
Başbakan önce ‘Ümüğümüz sıkarsanız IMF ile görüşmeyiz’ deyip ardından ABD’de ‘Biz de zaten sizden para istemeye geldik’ demesini eleştiren Kurtulmuş, “Birisi bu 15 günde ne değiştiğini izah etmeli. Ne değişti de IMF karşısında 15 günde uysal hale geldiler? IMF ümük sıkmaktan vazgeçmediğine göre, acaba hükümetin tavrının değişmesinin nedeni nedir?” diye sordu. “Dünyanın egemenleri ve onların yerli işbirlikçileri, hükümeti IMF’nin emrinden çıkmama konusunda uyarmışlardır” diyen Kurtulmuş, “Yoksa dünyanın hiçbir yerinde bir başbakan 15 gün sonra söylediğinin tam tersini söyleme cesaretini gösteremez” dedi.
Erdoğan’ı uyaran Kurtulmuş, “Artık dünyada kimse IMF’yi ciddiye almıyor. Uluslar arası finans sistemi başta IMF ve Dünya Bankası olmak bütün kuruluşlarıyla birlikte iflas etti. Şimdi yeni bir sistem nasıl kurulur bunu konuşuyorlar. Dünya bunu tartışırken bizimkiler de IMF’den nasıl medet umulur düşüncesi içerisindedirler. Bunu anlamak, doğru bulmak, bunu bizim gibi millete yakıştırmak asla mümkün değildir” diye konuştu. Erdoğan’a yeni bütçe konusunda seslenen Kurtulmuş, “Sayın Başbakan önünüzde yeni bütçe var. Bu bütçeyi IMF yapacak. Türkiye’nin hayrına bir şey yapmak istiyorsanız, yeni krizlerle boğuşmasını önlemek istiyorsanız, lütfen bu milleti seviyorsanız, önce bu IMF boyunduruğundan kurtulun. İç ve dış borcu 500 milyar dolara yaklaşmış bir ülkede 19 milyar dolardan medet ummaya çalışmak, en hafif tabiriyle saflıktır” dedi.
Gazze'de ki insanlık ayıbıFilistin’de Gazze’de yaşanan drama da dikkat çeken Kurtulmuş, 1.5 milyona yakın insanın yaklaşık 1 yılı aşkın süredir tecrit altında olduğunu söyledi. İnsanların ekmeğe muhtaç olduğunu, elektrik, su, ilaç, doktor gibi en temel noktalarda mahrumiyet yaşandıklarına dikkat çeken Kurtulmuş, “Bütün dünyanın gözü önünde bir halk soykırıma tabi tutuluyor. Bu bütün insanlığın ayıbıdır. Orada gerçekten Gazzeliler abluka altına alınmıyor, bütün insanlık onuru, 7 milyar insanın ruhu esir kampına sokulmuş bulunuyor” diye konuştu. 4 asır boyunca Osmanlı’nın eyaleti olan Kudüs’te Yahudi, Hristiyan ve Müslüman dinlerine mensup insanları barış içinde yaşatmayı başardıklarını belirten Kurtulmuş, “Artık bir takım temennilerden öte, İsrail hükümetinin ortaya koyduğu bu agresif tavrın bir an evvel sona erdirilmesi, Gazze’deki insanlık ayıbının sona erdirilmesi, Gazzelilerin kurtarılması değil bütün insanlığın ruhlarının esaretten kurtarılması olacaktır. Bu adımı atmak da Türkiye’nin üzerine düşüyor” diye konuştu. Statükonun emir eri olmaktan vazgeçinAKP’nin milletten refahtan adil paylaşım sağlama ve sivil anayasa yapma şartıyla aldığı yetkiyi kullanamadığını belirten Kurtulmuş, bunları yapmayan iktidar partisinin millete hesap vermeyi geciktirmek için gerilim siyaseti uyguladığını kaydetti. Gerilim siyasetinin ülkeye fayda getirmeyeceğini gibi iktidar ve muhalefeti ciddi şekilde sıkıntıya soktuğunu dile getiren Kurtulmuş, “Sayın Başbakana açıkça teklif ediyorum: Gelin gerilim siyasetleriyle milletin vaktini heba etmek yerine, milletin size vermiş olduğu emirleri ve direktifleri yerine getirin. Milletin özgürlük alanları genişletin. Statükoyu değiştirin. Ancak AKP ben değiştim demekten henüz statükoyu değiştirmeye terfi edememiştir. Zaten Varlığını milletin önünü kesenlere değiştiğini kanıtlamakla uğraşan bir partinin, milletin talep ettiği değişikleri de aslında gerçekleştirme imkan ve ihtimali de yoktur. Nasıl CHP tarihi yanılgısını anlayıp geri döndüyse, yani önümüzdeki günlerde AKP yöneticileri statükonun karşısında emir eri olarak düştükleri hatayı anlayıp, bir büyük yanılgıya düştükleri itiraf edecekler ya da milletimiz bu siyasi iktidarı bizatihi kendisi tavsiye edecektir ” dedi.
Çarşaf siyasetiSon günlerin gündemi çarşaf ile ilgili tartışmaları da değerlendiren Numan Kurtulmuş, CHP’nin bu tavrını başından beri olumlu bulduklarını söyledi. Kurtulmuş, “CHP’nin bu tavrını olumlu bir gelişmedir. CHP’nin bu adımı atmasındaki esas güç, milletimizin bizahiti kendi gücüdür, bu toprakların bin yıllık kültürü ve medeniyetidir. CHP’ye bu açılımı yaptıran analarımızın, bacılarımızın hicaplarıdır” dedi. Kurtulmuş, çarşaftan sonra başörtüsü için de Baykal’dan yeni bir adım atması çağrısında bulunarak, şöyle seslendi: “Sayın Baykal ve CHP’den ikinci bir tarihi yanılgıları düzeltmeleri için de ellerinde bir fırsat olduğunu hatırlatıyoruz. Bugün çarşaflıların yakalarına rozet takan CHP’liler, dün üniversite kapılarında mağdur, mazlum ve gözü yaşlı bir şekilde geri dönen başörtülü kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek yeni bir kararlılığın içerisinde olmak zorundadırlar. Bu genç kızlarımızın gözyaşlarını dindirecek meseleyi çözme yerine, evet kamusal alanda bu işler olmaz diyerek Türkiye’de bu işleri anayasal olarak çıkmaza sokan CHP, eğer bir seçim yatırımı yapmıyorsa, hemen şimdi bu kamusal alandaki başörtüsü ile ilgili engellemeyi kaldıracak teklifi bizatihi kendisi yapmalıdır. Ve böylece konuda samimi olduğunu Türk milletine ispat etmelidir. Artık bu ülkede bu milletin kültürüne ve medeniyetine aykırı hiçbir söz söylenmeyecek ve hiçbir siyasetçinin de sözü dinlenmeyecektir” dedi. DTP’nin kürt, CHP’nin çarşaf kartı ileri sürdüğünü kaydeden Kurtulmuş, “Ama oyun bitti. Bundan sonra yeni bir oyun başlıyor. Hepinizin kartlarınızı toplayın. Saadet Partisi yeniden geliyor” dedi.
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=news&id=83394
29 Kasım 2008 Cumartesi
İŞSİZLİĞE KÖKLÜ ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
22 Mart 2008 Cumartesi
İŞSİZLİĞE KÖKLÜ ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
1 - Öncelikle ithal ürünlere kota konulması yanında , ithal ürünlerin yurtiçinde üretiminin teşvik edilmesi gereklidir.
2 - Ar-Ge çalışmaları koordineli olarak sürdürülmeli ve teşvik edilmelidir.
3 - İleri teknolojik yatırımlar teşvik edilmelidir.
4 - Halka, yerli mallarımızın tüketilmesi konusunda yaygın eğitim verilmelidir.
5 - Girişimci ruh canlandırılmalı , tutarlı proje ortaya koyanlar, teşvik edilmelidir.
6 - Özellikle, tarım ve hayvancılık ürünlerimizin, işlenerek, ihracatı için, modern tesisler kurulmalıdır.
7 - Ormanlarımız işletmeye açılmalıdır.
8 - Madenlerimiz hammadde olarak değil, işlenerek pazarlanmalıdır.
9 - İthalata bağımlı olduğumuz ürünlerde , yerli üretimin teşvik edilmesi yanında, tasarruf yapılmalıdır.
10-Eğitimde fırsat eşitliği tanınması ile oluşan rekabet , kalkınmamızın da önünü açacaktır.
11-Çalışanların ücretlerinde seyyanen iyileştirmeler yapılarak, gelir dağılımında ki adaletsizliğin giderilmesi ile artan huzur ve mutluluk , üretimde kalitenin ve adedin artışını sağlayarak, birim maliyetlerini de düşürecektir.
12-İşveren ve işçi üzerindeki vergi , sosyal güvenlik primi yükleri düşürülmeli, fakat kayıtdışı önlenmelidir.
13-Ailesi yanında çalışanların vergi yükü azaltılmalı, fakat sosyal güvenliğe intibakları sağlanmalıdır.
14-Küçük ve ortaboy işletmeler desteklenmeli, üretimde rekabet ortamının oluşturulması ile, kalitenin ve çeşidin artışı sağlanmalıdır.
15-Turizme ve ihracata yönelik el sanatları geliştirilmelidir.
16-Bilim ve teknolojide beyin göçünü tersine döndürecek sistemler geliştirmeliyiz.
17-Büyük şehirlerde yaşanan tıkanıklığın giderilmesi için yeni cazibe merkezleri kurulmalıdır.
18-Göçün önlenmesi için de kırsal yaşamın refah düzeyinin yükseltilmesi gerekir.
19-Küçük esnafın ezilmemesi için, kiraların kontrölü yanında , yeni ticaret merkezleri kurulmalıdır. Seyyar satıcılar ve pazarcılar buralara yönlendirilerek, kayıtdışı önlenmelidir.
20-Dolandırıcılığı önleyecek, sert tedbirlere başvurulmalıdır. Böylelikle, vergi kaybının önlenmesinin yanında, dürüst esnafın zarar ederek, yeni yatırımlardan vazgeçmesi de önlenecektir.
21-Çoğu teşviğe dayalı, tüm bu faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için kaynak olarak, işsizlik fonunun işlevsel hale getirilmesi ile birlikte, orman vasfını yitirmiş arazilerin satışından elde edilecek gelir de kullanılabilir. Ayrıca yukarıdaki faaliyetler yürürlüğe girdikçe, kendi finansmanını da zaten sağlayacaktır.
22-Emeklilerin, başkalarının yanında çalışmaları yerine, kendi işlerini kurmalarına imkan sağlanmalıdır.
23-Yabancı işçilerin, kayıtdışı çalışmaları önlenmelidir.
Yukarıdaki tüm maddelerin ayrıntıları ve nasıl yürürlüğe geçirileceği, istenirse ayrı ayrı olarak rapor halinde sunulabilir.
İbrahim Ethem Erçakır - ieercakir@hotmail.com - www.yeniumuthaber.com
Gönderen ieercakir zaman: 11:11 0 yorum
Etiketler: iş, işsizlik, kalkınma, sosyal adalet, teşvik, yatırım
İŞSİZLİĞE KÖKLÜ ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
1 - Öncelikle ithal ürünlere kota konulması yanında , ithal ürünlerin yurtiçinde üretiminin teşvik edilmesi gereklidir.
2 - Ar-Ge çalışmaları koordineli olarak sürdürülmeli ve teşvik edilmelidir.
3 - İleri teknolojik yatırımlar teşvik edilmelidir.
4 - Halka, yerli mallarımızın tüketilmesi konusunda yaygın eğitim verilmelidir.
5 - Girişimci ruh canlandırılmalı , tutarlı proje ortaya koyanlar, teşvik edilmelidir.
6 - Özellikle, tarım ve hayvancılık ürünlerimizin, işlenerek, ihracatı için, modern tesisler kurulmalıdır.
7 - Ormanlarımız işletmeye açılmalıdır.
8 - Madenlerimiz hammadde olarak değil, işlenerek pazarlanmalıdır.
9 - İthalata bağımlı olduğumuz ürünlerde , yerli üretimin teşvik edilmesi yanında, tasarruf yapılmalıdır.
10-Eğitimde fırsat eşitliği tanınması ile oluşan rekabet , kalkınmamızın da önünü açacaktır.
11-Çalışanların ücretlerinde seyyanen iyileştirmeler yapılarak, gelir dağılımında ki adaletsizliğin giderilmesi ile artan huzur ve mutluluk , üretimde kalitenin ve adedin artışını sağlayarak, birim maliyetlerini de düşürecektir.
12-İşveren ve işçi üzerindeki vergi , sosyal güvenlik primi yükleri düşürülmeli, fakat kayıtdışı önlenmelidir.
13-Ailesi yanında çalışanların vergi yükü azaltılmalı, fakat sosyal güvenliğe intibakları sağlanmalıdır.
14-Küçük ve ortaboy işletmeler desteklenmeli, üretimde rekabet ortamının oluşturulması ile, kalitenin ve çeşidin artışı sağlanmalıdır.
15-Turizme ve ihracata yönelik el sanatları geliştirilmelidir.
16-Bilim ve teknolojide beyin göçünü tersine döndürecek sistemler geliştirmeliyiz.
17-Büyük şehirlerde yaşanan tıkanıklığın giderilmesi için yeni cazibe merkezleri kurulmalıdır.
18-Göçün önlenmesi için de kırsal yaşamın refah düzeyinin yükseltilmesi gerekir.
19-Küçük esnafın ezilmemesi için, kiraların kontrölü yanında , yeni ticaret merkezleri kurulmalıdır. Seyyar satıcılar ve pazarcılar buralara yönlendirilerek, kayıtdışı önlenmelidir.
20-Dolandırıcılığı önleyecek, sert tedbirlere başvurulmalıdır. Böylelikle, vergi kaybının önlenmesinin yanında, dürüst esnafın zarar ederek, yeni yatırımlardan vazgeçmesi de önlenecektir.
21-Çoğu teşviğe dayalı, tüm bu faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için kaynak olarak, işsizlik fonunun işlevsel hale getirilmesi ile birlikte, orman vasfını yitirmiş arazilerin satışından elde edilecek gelir de kullanılabilir. Ayrıca yukarıdaki faaliyetler yürürlüğe girdikçe, kendi finansmanını da zaten sağlayacaktır.
22-Emeklilerin, başkalarının yanında çalışmaları yerine, kendi işlerini kurmalarına imkan sağlanmalıdır.
23-Yabancı işçilerin, kayıtdışı çalışmaları önlenmelidir.
Yukarıdaki tüm maddelerin ayrıntıları ve nasıl yürürlüğe geçirileceği, istenirse ayrı ayrı olarak rapor halinde sunulabilir.
İbrahim Ethem Erçakır - ieercakir@hotmail.com - www.yeniumuthaber.com
Gönderen ieercakir zaman: 11:11 0 yorum
Etiketler: iş, işsizlik, kalkınma, sosyal adalet, teşvik, yatırım
12 Haziran 2008 Perşembe
23 Temel Gerçek
Birinci gerçek: Türkiye Müslüman bir ülkedir.
İkinci gerçek: Türkiye halkının büyük/ezici çoğunluğu Müslümandır.
Üçüncü gerçek: Türkiye kimliğinin ana unsuru İslâm’dır.
Dördüncü gerçek: Türkiye halkının din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak hakkı ve hürriyeti vardır. Bu hak ve hürriyet hiçbir sebep ve bahane ile kısıtlanamaz, tatil edilemez, ortadan kaldırılamaz.
Beşinci gerçek: Türkiye’de gerçek lâiklik yoktur.
Altıncı gerçek: Türkiye’deki sistem “Devlet dini” sistemidir. (Din devleti ile karıştırılmamalıdır).
Yedinci gerçek: Türkiye’de gerçek ve tam demokrasi yoktur. Resmî ideolojili vesayet demokrasisi vardır.
Sekizinci gerçek: Türkiye’de gerçek mânada eşitlik yoktur. Kendisini ülkenin ve halkın sahibi ve vasisi gibi gören egemen bir azınlık, çoğunluktan “daha eşittir”.
Dokuzuncu gerçek: Türkiye’de hukukun üstünlüğü yoktur.
Onuncu gerçek: Türkiye’de, bütün sosyal, siyasî, eğitimle ilgili faaliyetlerin, düşünce ve edebiyatın ana unsuru olan yazılı Türkçe dumura uğratılmış, yeni nesiller dedelerinin mezar taşlarını, klasik edebî eserleri okuyamayacak ve anlayamayacak kadar cahil yetiştirilmiş, bu suretle bir kültür sömürgeciliği ortamı meydana getirilmiştir.
Onbirinci gerçek: Türkiye politikası gayet kalitesiz hale getirilmiş ve kirlenmiştir.
Onikinci gerçek: Türkiye’nin bir kısım büyük medyası çeteleşmiş, tekelleşmiş, kartelleşmiş, mafyalaşmış ve ülkeye zarar verecek hale gelmiştir.
Onüçüncü gerçek: Türkiye üniversiteleri genellikle resmî ideolojinin fidelikleri haline getirilmiş ve gerçek bağımsız vasıflı üniversiteler olmak niteliklerini kaybetmiştir.
Ondördüncü gerçek: Parçala, böl ve hükm et ilkesi doğrultusunda Türkiye halkı Türk Kürt, Sünnî Alevî, Dinci Lâik, Sağcı Solcu gibi kesimlere ve kamplara ayrılmış ve kasıtlı olarak ülkenin geleceğini karartan dehşetli bir kopukluk oluşturulmuştur.
Onbeşinci gerçek: Ülkenin çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlar cahil bırakılmış, parçalanmış ve toplumsal iradelerini kullanamaz hale getirilmiştir.
Onaltıncı gerçek: Millî mimariye, millî sanatlara, millî kültüre savaş ilan eden şer güçleri Türkiye’yi bir çirkinlikler meşheri haline getirmiştir.
Onyedinci gerçek: Ortadoğu’nun Japonya’sı, Güney Kore’si olabilecek ülkemiz, emperyalist güçlerin ve onların yardakçılarının sabotajlarıyla geri bırakılmış, borç batağına itilmiş, bugünkü kötü duruma düşürülmüştür.
Onsekizinci gerçek: Bir toplumu ayakta tutan ahlâk, fazilet, iyilikler horlanmış, müstehcenlik teşvik edilmiş, hırsızlık ve soygun, sistemin bir parçası gibi görülmüş ve bugünkü kokuşma ortamı oluşturulmuştur.
Ondokuzuncu gerçek: Türkiye halkının sosyal, kültürel, antropolojik, tarihî yapısına uymayan kanunlar toplumu çürütmüş, aile yapısını bozmuş, genç nesilleri dejenere etmiş, suçların patlamasına sebep olmuştur.
Yirminci gerçek: Türkiye’nin büyük felaketlere uğramaması için en kısa zamanda fazilet ve hikmet (erdem ve bilgelik) temelleri üzerine oturmuş gerçek bir demokrasiye, temel insan haklarına saygılı ve bağlı bir sisteme, temiz ve şeffaf bir idareye kavuşturulması gerekmektedir.
Yirmibirinci gerçek: Devletin yeni bir sivil anayasaya ihtiyacı vardır. Resmî ideolojisiz demokratik bir anayasa...
Yirmiikinci gerçek: Bugünkü eğitim (bilhassa liseler) ve üniversiteler ile Türkiye’yi düze çıkartacak yeterli sayıda güçlü/vasıflı eleman yetiştirmek mümkün değildir. Bu konuda acilen çareler ve çözümler aranmalı ve bulunmalıdır.
Yirmiüçüncü gerçek: Namuslu, vicdanlı, ahlâklı, karakterli, vatansever, erdemli bütün okumuşlar, seçkinler Türkiye’yi bugünkü bataklıktan çıkartmak için elbirliği ile çalışmalıdır. Bu maksatla sivil bir kurucu meclis toplanmalı ve gerekenleri yapmalıdır.
Türkiye’de Gerçek Aydın Var mı, Müslüman Aydın Var mı?
ŞİMDİ aydın deniliyor, eskiden münevverdi, Azeriler ziyalı diyor... Türkiye’de gerçek aydın var mıdır? Olsa bile sanırım çok azdır. İslâmî kesimde aydın var mı? İnşaallah vardır. Bence üç-beş kişiyi geçmez.
Ben kendimi aydın sanıyor muyum? Hâşâ!.. Okur-yazar bir vatandaşım, her gün birkaç saat okurum, birkaç saat de yazarım... Okur-yazar olduğuma yemin etsem başım ağrımaz.
Ortalıkta bir sürü Müslüman aydın dolaşıyor. Aydın olmak o kadar kolay mıdır?
Aydın olmanın birtakım temel ve zarurî şartları vardır:
Birincisi: Bilgi boyutu çok gelişmiş olacak. Edebiyat, tarih, mantık, psikoloji, ahlâk, metafizik, estetik... Müslümansa yeterli İslâmî kültüre sahip olacak. Doğru dürüst edebî/yazılı Türkçe bilmeyen nasıl aydın olabilir?
İkincisi: Aksiyon, ahlâk, karakter boyutudur.
Üçüncüsü: Estetik, sanat, güzellik boyutu.
Dördüncüsü: Gerçek aydın mutlaka muhalif olacaktır. Ülke gırtlağına kadar pisliğe batmış, bizimki hiç aldırmıyor, hattâ kendi payına düşen haltları yiyor ve aydın geçiniyor. Yağma yok!..
Aydın kişi, iktidar Müslümanlarda (veya İslâmcılarda) da olsa, onlardan uzak durur.
Bizimkiler iktidara geçti... Haydi biz de sofraya oturalım, yiyip içelim... Bu kafadaki adamlar ve karılar aydın olamaz.
İslâm aydını hükümdarlarla, sultanlarla, devletlilerle araya mesafe koyar.
İslâm aydını olumlu tenkitleriyle, müsbet uyarılarıyla aydınlatır.
Bir insan çok tahsilli, çok kültürlü olabilir. Bu kültürün yanında ahlâk ve fazilet yoksa, o adam haram yiyorsa, emanete hıyanet ediyorsa “Kültürlü bir sahtekardan” başka birisi değildir.
Gerçek İslâm aydını asla yalakalık, yağcılık, dalkavukluk yapmaz.
Kirli, bulaşık, meddah, köle ruhlu adamlar aydın olamaz.
Bir maaş, biraz harcırah, az veya çok avanta karşılığında haksızlıklara karşı susacak, zalimleri övecek... Böylesine aydın mı denir?
Müslümanlar son elli sene içinde çeşitli mesleklerde ve uzmanlıklarda hayli adam yetiştirdiler ama aydın yetiştiremediler.
Yeterli sayıda aydına sahip olmayan bir ülke batmaya mahkumdur.
Aydın, adı üstünde aydınlatır, yol gösterir, kılavuzluk yapar. Aydın iyilikleri emr eder, kötülükleri yasaklar. Aydın, içinde bulunduğu toplum için en büyük nimettir. Aydınlarını yetiştiremeyen bir toplum bahtına ağlasın.
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=18936
İkinci gerçek: Türkiye halkının büyük/ezici çoğunluğu Müslümandır.
Üçüncü gerçek: Türkiye kimliğinin ana unsuru İslâm’dır.
Dördüncü gerçek: Türkiye halkının din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak hakkı ve hürriyeti vardır. Bu hak ve hürriyet hiçbir sebep ve bahane ile kısıtlanamaz, tatil edilemez, ortadan kaldırılamaz.
Beşinci gerçek: Türkiye’de gerçek lâiklik yoktur.
Altıncı gerçek: Türkiye’deki sistem “Devlet dini” sistemidir. (Din devleti ile karıştırılmamalıdır).
Yedinci gerçek: Türkiye’de gerçek ve tam demokrasi yoktur. Resmî ideolojili vesayet demokrasisi vardır.
Sekizinci gerçek: Türkiye’de gerçek mânada eşitlik yoktur. Kendisini ülkenin ve halkın sahibi ve vasisi gibi gören egemen bir azınlık, çoğunluktan “daha eşittir”.
Dokuzuncu gerçek: Türkiye’de hukukun üstünlüğü yoktur.
Onuncu gerçek: Türkiye’de, bütün sosyal, siyasî, eğitimle ilgili faaliyetlerin, düşünce ve edebiyatın ana unsuru olan yazılı Türkçe dumura uğratılmış, yeni nesiller dedelerinin mezar taşlarını, klasik edebî eserleri okuyamayacak ve anlayamayacak kadar cahil yetiştirilmiş, bu suretle bir kültür sömürgeciliği ortamı meydana getirilmiştir.
Onbirinci gerçek: Türkiye politikası gayet kalitesiz hale getirilmiş ve kirlenmiştir.
Onikinci gerçek: Türkiye’nin bir kısım büyük medyası çeteleşmiş, tekelleşmiş, kartelleşmiş, mafyalaşmış ve ülkeye zarar verecek hale gelmiştir.
Onüçüncü gerçek: Türkiye üniversiteleri genellikle resmî ideolojinin fidelikleri haline getirilmiş ve gerçek bağımsız vasıflı üniversiteler olmak niteliklerini kaybetmiştir.
Ondördüncü gerçek: Parçala, böl ve hükm et ilkesi doğrultusunda Türkiye halkı Türk Kürt, Sünnî Alevî, Dinci Lâik, Sağcı Solcu gibi kesimlere ve kamplara ayrılmış ve kasıtlı olarak ülkenin geleceğini karartan dehşetli bir kopukluk oluşturulmuştur.
Onbeşinci gerçek: Ülkenin çoğunluğunu teşkil eden Müslümanlar cahil bırakılmış, parçalanmış ve toplumsal iradelerini kullanamaz hale getirilmiştir.
Onaltıncı gerçek: Millî mimariye, millî sanatlara, millî kültüre savaş ilan eden şer güçleri Türkiye’yi bir çirkinlikler meşheri haline getirmiştir.
Onyedinci gerçek: Ortadoğu’nun Japonya’sı, Güney Kore’si olabilecek ülkemiz, emperyalist güçlerin ve onların yardakçılarının sabotajlarıyla geri bırakılmış, borç batağına itilmiş, bugünkü kötü duruma düşürülmüştür.
Onsekizinci gerçek: Bir toplumu ayakta tutan ahlâk, fazilet, iyilikler horlanmış, müstehcenlik teşvik edilmiş, hırsızlık ve soygun, sistemin bir parçası gibi görülmüş ve bugünkü kokuşma ortamı oluşturulmuştur.
Ondokuzuncu gerçek: Türkiye halkının sosyal, kültürel, antropolojik, tarihî yapısına uymayan kanunlar toplumu çürütmüş, aile yapısını bozmuş, genç nesilleri dejenere etmiş, suçların patlamasına sebep olmuştur.
Yirminci gerçek: Türkiye’nin büyük felaketlere uğramaması için en kısa zamanda fazilet ve hikmet (erdem ve bilgelik) temelleri üzerine oturmuş gerçek bir demokrasiye, temel insan haklarına saygılı ve bağlı bir sisteme, temiz ve şeffaf bir idareye kavuşturulması gerekmektedir.
Yirmibirinci gerçek: Devletin yeni bir sivil anayasaya ihtiyacı vardır. Resmî ideolojisiz demokratik bir anayasa...
Yirmiikinci gerçek: Bugünkü eğitim (bilhassa liseler) ve üniversiteler ile Türkiye’yi düze çıkartacak yeterli sayıda güçlü/vasıflı eleman yetiştirmek mümkün değildir. Bu konuda acilen çareler ve çözümler aranmalı ve bulunmalıdır.
Yirmiüçüncü gerçek: Namuslu, vicdanlı, ahlâklı, karakterli, vatansever, erdemli bütün okumuşlar, seçkinler Türkiye’yi bugünkü bataklıktan çıkartmak için elbirliği ile çalışmalıdır. Bu maksatla sivil bir kurucu meclis toplanmalı ve gerekenleri yapmalıdır.
Türkiye’de Gerçek Aydın Var mı, Müslüman Aydın Var mı?
ŞİMDİ aydın deniliyor, eskiden münevverdi, Azeriler ziyalı diyor... Türkiye’de gerçek aydın var mıdır? Olsa bile sanırım çok azdır. İslâmî kesimde aydın var mı? İnşaallah vardır. Bence üç-beş kişiyi geçmez.
Ben kendimi aydın sanıyor muyum? Hâşâ!.. Okur-yazar bir vatandaşım, her gün birkaç saat okurum, birkaç saat de yazarım... Okur-yazar olduğuma yemin etsem başım ağrımaz.
Ortalıkta bir sürü Müslüman aydın dolaşıyor. Aydın olmak o kadar kolay mıdır?
Aydın olmanın birtakım temel ve zarurî şartları vardır:
Birincisi: Bilgi boyutu çok gelişmiş olacak. Edebiyat, tarih, mantık, psikoloji, ahlâk, metafizik, estetik... Müslümansa yeterli İslâmî kültüre sahip olacak. Doğru dürüst edebî/yazılı Türkçe bilmeyen nasıl aydın olabilir?
İkincisi: Aksiyon, ahlâk, karakter boyutudur.
Üçüncüsü: Estetik, sanat, güzellik boyutu.
Dördüncüsü: Gerçek aydın mutlaka muhalif olacaktır. Ülke gırtlağına kadar pisliğe batmış, bizimki hiç aldırmıyor, hattâ kendi payına düşen haltları yiyor ve aydın geçiniyor. Yağma yok!..
Aydın kişi, iktidar Müslümanlarda (veya İslâmcılarda) da olsa, onlardan uzak durur.
Bizimkiler iktidara geçti... Haydi biz de sofraya oturalım, yiyip içelim... Bu kafadaki adamlar ve karılar aydın olamaz.
İslâm aydını hükümdarlarla, sultanlarla, devletlilerle araya mesafe koyar.
İslâm aydını olumlu tenkitleriyle, müsbet uyarılarıyla aydınlatır.
Bir insan çok tahsilli, çok kültürlü olabilir. Bu kültürün yanında ahlâk ve fazilet yoksa, o adam haram yiyorsa, emanete hıyanet ediyorsa “Kültürlü bir sahtekardan” başka birisi değildir.
Gerçek İslâm aydını asla yalakalık, yağcılık, dalkavukluk yapmaz.
Kirli, bulaşık, meddah, köle ruhlu adamlar aydın olamaz.
Bir maaş, biraz harcırah, az veya çok avanta karşılığında haksızlıklara karşı susacak, zalimleri övecek... Böylesine aydın mı denir?
Müslümanlar son elli sene içinde çeşitli mesleklerde ve uzmanlıklarda hayli adam yetiştirdiler ama aydın yetiştiremediler.
Yeterli sayıda aydına sahip olmayan bir ülke batmaya mahkumdur.
Aydın, adı üstünde aydınlatır, yol gösterir, kılavuzluk yapar. Aydın iyilikleri emr eder, kötülükleri yasaklar. Aydın, içinde bulunduğu toplum için en büyük nimettir. Aydınlarını yetiştiremeyen bir toplum bahtına ağlasın.
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=18936
Trajikomik Bir Hukuk Faciası !...
Anayasa Mahkemesi, içinde başörtüsünün harfi dahi geçmeyen ve yükseköğrenimde herkesin kanun önünde eşitliğini sağlayacak Anayasa değişikliğini iptal etti. Hukukçular ve sivil toplum temsilcileri, bağlı olduğu Anayasa’yı bile ihlal ederek yetkisini aşan Mahkeme’nin kararının hukuk cinayeti olduğunu ve yok hükmünde sayılması gerektiğini ifade ediyor. Analiz Dosya / Ahmet Zeki Gayberi Anayasa Mahkemesi, kamuoyunda üniversitelerdeki hukuksuz başörtüsü yasağını sona erdirip biraz olsun özgürlüklerin sınırlarını genişleteceği şeklinde takdim edilen Anayasa değişikliğini iptal ederek, yürürlüğünü durdurdu. Anayasa’nın 1, 2, 4 ve 148. maddelerine dayandırılan karar büyük bir hukuk faciası olarak değerlendirilirken, Anayasa’nın 148. maddesine göre Yüksek Mahkeme yasa değişiklikleri ve Anayasa değişikliklerini sadece ‘usul ve şekil yönünden denetler’ hükmü de hiçe sayıldı. CHP ve DSP milletvekillerinin üniversitelerde türbana serbestlik sağlayan Anayasa değişikliğinin iptali başvurusunu karara bağlayan Mahkeme’nin bu kararıyla 148. maddeyi çiğnemesi büyük hukuk skandalı olarak görülüyor. Yargıçlar diktatoryası Anayasa Mahkemesi’nin, Türkiye’nin adeta bir “yargıçlar diktatoryası” ile yönetildiğini ortaya koyan son kararı “Yetki Gasbı” Ve “Millet iradesine engel” olarak yorumlandı. Anayasa mahkemesi, CHP’nin başvurusunu değerlendirerek Anayasa değişikliğini iptal etmesi ve Anayasa’yı çiğneyerek yürürlüğünü durdurmasının hukuki hiçbir izahı bulunmadığına dikkat çekiliyor. Anayasa Mahkemesi’nin Karar gerekçesinde ; ''9 Şubat 2008 günlü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun''un 1'nci ve 2'nci maddeleri, Anayasa'nın 2, 4'üncü ve 148'inci maddeleri gözetilerek iptal edilmiştir. Ayrıca yürürlüğü de durdurulmuştur” denildi. 9’a 2 komedisi! Hemen hemen bütün hukukçular kararın hukuksal anlamda taşıdığı garabetin üzerinde durarak, “9’a 2” dengesindeki siyasi komediye dikkat çekiyor. Atandığı dönemin ve atayanın siyasi kimliği dışında karar veremeyen bir yüksek yargı olamayacağının altını çiziyor. Kararın, hukukî değil siyasî olduğu ve geçen yılki 367 kararı faciasının çağrıştırdığını dile getiren hukukçular, böyle geniş yorum ve yetki çerçevesinde hiçbir kurucu iktidarın hiçbir anayasa maddesini değiştirmesinin mümkün olamayacağına işaret ediyor. Anayasa Raportörünün bile sadece şekil yönünden incelenebileceğini öngörmesine rağmen mahkemenin aksi yönde ve yetki sınırlarını çok çok aşarak değişikliği esas yönden de inceleyerek karar vermesi ve değişiklik maddesinde başörtüsü kelimesi dahi geçmemesine karşın kararın “Türbana ret” diye yansıtılması da anlamlı bulunuyor. Yetki ve meşruiyetini Anayasa'dan alan Anayasa Mahkemesi, bu kararla Anayasa'da belirlenen yetki ve görev sınırlarını açık şekilde ihlal etti. Bu durumun, mahkemenin Anayasa ile bağlı olmadığını ilan etmesi olarak yorumlayan hukukçular, bundan sonra Anayasa Mahkeme'sini bağlayacak hiçbir hiç bir hukuki metinin kalmadığını ifade ediyor. Anayasa’da, Anayasa Mahkemesinin sadece “şekil” yönünden sınırlı bir şekilde inceleyebileceğinin amir bir hüküm olduğunu vurgulayan hukukçular, buna rağmen esastan yapılan inceleme ve yürütmeyi durdurma kararının açık bir Anayasa ihlali olduğunu ifade ediyor. Adalet dağıtması gereken yargı kurumlarının bizzat yasaları ihlal etmesinin, adalet mekanizmasına olan güveni ve inancı yok ettiğini kaydeden hukukçular, başörtüsü hakkındaki düzenlemenin de, Din ve Vicdan özgürlüğüne, kanun önünde Eşitlik ilkesine, Eğitim ve öğrenim hakkına katkı sunan bir düzenleme olduğunu ve Türkiye’yi çağdaş demokratik ülkelerle eşitleyecek bir düzenleme olduğunu vurguluyor. Din ve vicdan özgürlüğünü ihlal! Anayasa mahkemesi kararını Hakka ve Adalete Karşı, Temel Hak ve Özgürlükleri ihlal eden bir karar olarak değerlendiren İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder), Halk iradesi ve Meclis iradesini hiçe sayacak şekilde 9’a karşı 2 oyla verilen kararı, Meclise ait olan kanun yapma yetkisine doğrudan bir müdahale ve Yetki gaspı olarak değerlendirdiğini açıkladı. Mazlumder açıklamasında, “Yargı, Hakkın ve Adaletin tarafı olmalıdır. Yargı, soyut Cumhuriyet, laiklik kavramları adına ideolojik devletin tarafı olamaz, olmamalıdır. Olması halinde “Millet adına değil, İdeolojik devlet veya kişisel ideolojileri adına karar vermiş olurlar. Başörtüsü sadece üniversitelerde değil, hayatın her alanında serbest olmalıdır. Anayasa mahkemesi kararını millet iradesine müdahale eden bir karar olduğunu, Kaynağını Anayasadan almayan bir hukuka aykırı karar verildiğini, Meclisin yetkisinde olan bir konuda kişisel karar vererek, yetki gaspında bulunduğunu, Din ve vicdan özgürlüğü, eşitlik hakkı, eğitim hakkı ve çalışma hayatına katılma haklarını ihlal eden bir karar verildiğini ifade ederiz” denildi. Yükseköğretimde herkese eşit eğitim alabilmeyi öngören yasa değişikliği, TBMM Genel Kurulu'nda, 9 Şubat 2008'de, 103 ret oyuna karşılık, 411 oyla kabul edilmişti. Meclis’teki 4 partiden CHP hariç 3 partinin desteklediği değişiklik, halkın yıllardır beklediği talep ve iradenin yansımasıydı. Anayasa Profesörü Mustafa Kamalak: Sıkıntılı dönem A nayasa Mahkemesi’nin bu iptal ve yürütmeyi durdurma kararı ile millet sıkıntılı bir döneme girmiştir. Mahkeme, Anayasa’daki sınırları çok zorlamıştır. Anayasa’nın çiğnendiği kanaatindeyim. TBMM artık referanduma da götüremez. Karar, AKP’nin kapatılmasını da neredeyse kesinleştirmiştir. Prof. Dr. Hüseyin Hatemi: İnatlaşmayı teşvik ediyorlar! Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bu kararı esef ve kaygıyla karşılıyorum. Anayasa Mahkemesi içerik incelemesi yapamaz. Anayasa açıkça ihlal ediliyor. Bu, çifte standart ve keyfiliktir. Anayasa hiçbir şekilde keyfi olarak ihlal edilemez. Buna Anayasa Mahkemesi de dahildir. Bu bir hukuk ihlalidir. Kararı, kutuplaşmaya yol açacağı için son derece tehlikeli görüyorum. İnatlaşmayı teşvik etmekten başka bir işe yaramaz. İptal edilen kanunu referanduma da götürülemez. Halktaki uyanışa rağmen bir kısım güçler hukuk devletinin oluşumunu engelliyor. Doç. Dr. Mustafa Şentop (Hukukçu): Karar, yok hükmündedir! AnayasaMahkemesi kararında, açık bir Anayasa kuralının ihlali söz konusu. Bunun bir yaptırımı yok. Anayasa Mahkemesi’ni denetleyen onun üstünde bir organ yok. Ancak hukukta başka tür yaptırım vardır. ‘Yokluk’ gibi bir yaptırım var. Bu nedenle karar yok hükmündedir. Meclis Anayasa değişikliğini iptal kararını yok hükmünde saysın. Öğrencilerimden biri sınavda böyle bir soruya Anayasa Mahkemesi’nin kararı gibi bir cevap verseydi sıfır alırdı. Mahkeme, kendi meşruiyetini çiğnemiştir. Karar, başörtüsünü yasaklamıyor! Anayasa Mahkemesi’nin, kamuoyunda üniversitede başörtüsü yasağını kaldıran karar olarak bilinen Anayasa değişikliklerini iptal etmesi, bazı medya organları tarafından “Türbana ret!” denilerek sevinçle karşılandı. Ancak mahkemenin iptal ettiği değişikliklerle ilgili kararın hiçbir şekilde başörtüsü yasağı getiremeyeceğinin altını çizen hukukçular, iptal edilen Anayasa değişikliklerinin, neredeyse eski maddelerle tamamen aynı olduğunu ve maddelerde başörtüsü ile ilgili tek harfin geçmediğine dikkat çekiyor. Hukukçular, Mahkemenin iptal ettiği düzenlemelerin sadece özgürlüklerin sınırlarının biraz daha genişletilmesini ve öğrenim hakkının kullanımında daha eşitlikçi davranılmasını içerdiğini ifade ediyor. Ancak buna rağmen bu anlamsız kararın tamamen başörtüsü ile bağdaştırılmasının hukuk mantığı açısından da geçersiz olduğu vurgulanıyor. Anayasa'nın davaya konu olan maddelerinin iptal edilen fıkraları ile birinci fıkraları neredeyse aynı... AKDER Başkan Yardımcısı Av. Fatma Benli: İlkokul çocuğu bile anlardı ama..! “Anayasa’da yer alan “Anayasa Mahkemesi Anayasa değişikliğini “sadece şekil yönünden” inceler ve denetler” ifadeleri ilkokul çağındaki çocukların anlayabileceği düzeydedir. Ancak bu netlik Anayasa Mahkemesi üyeleri için yeterli olmamıştır. Mahkeme, kendi hoşuna gitmeyen şeyler söz konusu olduğunda Anayasa ve hukuku bir kenara bırakma yetkisini kendisinde görüyorsa, o zaman “Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı bir hukuk devletidir” ibarelerinin de iptaline de karar vermelidir. Zira iptal kararı, artik darbelerin Türkiye’de yargı kararları ile yapıldığını tescil etmiştir.” Özgür-Der Genel Başkanı Hülya Şekerci: Yüzde 80’e karşı 9 kişi “Bir yanda halkın yüzde 80’ine tekabül eden 411 milletvekili ve bunların onayladığı Anayasa değişikliği var! Diğer yanda ise 9 kişi. O halde MHP ve DTP’de kapatılsın. Anayasa Mahkemesi Meclis'te 411 milletvekilinin oylarıyla kabul edilen 10. ve 42. madde değişikliklerini iptal kararıyla 367 probleminden sonra yeni bir skandala daha imza atmıştır. Mahkeme bu kararıyla Türkiye'nin hukuk devleti değil, tipik otoriter-faşizan bir bürokratik diktatörlük olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Anayasa Mahkemesi'nin son kararı bir türlü kendilerini güvende hissetmeyen elitlerin milletin kimliğine duydukları nefreti ve halka karşı güvensizliklerini yansıtan bir belge hükmündedir.” İşte ihlal edilen Anayasa maddeleri MADDE 10: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasîdüşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir… Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. MADDE 11: Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. MADDE 13: “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.” MADDE 148: “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler...” MADDE 153: “Anayasa Mahkemesi, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.” MADDE 10 (Eski) “Devlet organları ve idare makamları, bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır…” 10. MADDE DEĞİŞİKLİĞİ: "Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır" 42. MADDE (Eski) “Kimse öğretim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir.” 42. MADDE DEĞİŞİKLİĞİ: "Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir."
Milli Gazete
Milli Gazete
19 Mayıs 2008 Pazartesi
Protesto ediyorum !...
1. İstanbul’un nüfusunun 20 milyonun üzerine çıkarılmış olmasını protesto ediyorum. Dünyanın bu en güzel şehrinin rant uğruna perişan edilmesini; şehre seçmen ithal edilmesini protesto ediyorum.
2. Sadeleştirme, arılaştırma, öztürkçeleştirme, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırma bahanesiyle yazılı ve edebî lisanımızın zayıf, çirkin, güçsüz hale getirilmesini bütün gücümle protesto ediyorum.
3. Halkın atalarının, dedelerinin, ecdadının mezar taşlarını, millî mimarî anıtlarındaki mermer kitabeleri, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazma eserleri, arşivlerdeki belgeleri okuyamayacak ve anlayamayacak kadar cahil bırakılmasını feryat ederek protesto ediyorum.
4. Mini eteğe izin verip de eşarp örtmeyi yasaklayan zihniyeti protesto ediyorum.
5. İstanbul halkına domuz, yaban domuzu, eşek eti yedirilmesini protesto ediyorum.
6. Üzerinde resmî TC antetli “vesikalarla” bazı kadınlara fahişelik belgesi verilmesini, bu işi yapan yasal fahişelerden KDV ve gelir vergisi alınmasını, bunların bütçeye gelir kaydedilmesini protesto ediyorum.
7. Okullarda uyuşturucu kullanma yaşının 11’e inmesini protesto ediyorum.
8. Ülkemin, Birleşmiş Milletlerin her yıl yaptırdığı Dünya Temizlik Anketi Listesi’nin diplerinde, 140’ıncı sırada olmasını, 10 üzerine sadece 3 küsur not almasını utanç ve öfke içinde protesto ediyorum.
9. Ülkemdeki bir takım kara adamların 250 milyar doların üzerinde kirli, haram, necis servete sahip olmalarını protesto ediyorum.
10. Bir takım politikacıların halkın gözüne baka baka yalan söylemelerini, milleti aldatmalarını protesto ediyorum.
11. Bir takım devlet ve hükümet adamları geçecek diye yolların, caddelerin, meydanların trafiğe kapatılmasını avazım çıktığı kadar protesto ediyorum.
12. Milyonlarca halk işsiz, aşsız, sefalet içinde yaşarken vekillerin refah içinde yaşamalarını protesto ediyorum.
13. Üretmeden tüketmek felsefesini, zihniyetini protesto ediyorum.
14. Halkın temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayan, din ve vicdan hürriyetini kuşa çeviren fanatik lâikçileri protesto ediyorum.
15. Bir medya patronunun üç beş bankaya, bir sürü uluslararası holdinge, düzinelerce dev şirkete ve tesise sahip olmasını; bunlarla yetinmeyerek milyarlarca dolarlık servetine yeni milyarlar ilave etmek için bin türlü dolap çevirmesini, bir sürü spekülasyon yapmasını protesto ediyorum.
16. İstanbul’da bazı vatandaşların evden işe, işten eve gitmek için günde dört saat vakit, bir sürü yakıt harcamalarını protesto ettiğim gibi bunların toplu taşıt vasıtalarını kullanmayıp özel otomobillerinde tek kişi seyahat etmelerini protesto ediyorum.
17. Nüfus, yüzölçümü, tabii kaynaklar, imkanlar açısından Türkiye’nin çok gerisinde ve altında bulunan Güney Kore’nin; sanayi, iktisat, ihracat, üretim, fert başına düşen milli gelir bakımından benim ülkemden çok ileride olmasını protesto ediyorum.
18. PKK terörünün tozu dumanı içinde, yekun olarak milyarlarca dolarlık uyuşturucu, silah, yakıt, koyun kaçakçılığı yapılmasını protesto ediyorum.
19. Pisliklere bulaşmayan, doğruları söyleyen, haksızlıklar ve yolsuzluklarla mücadele eden bir takım temiz, ehliyetli, liyakatli, değerli politikacıların liste dışı bırakılmasını, saf harici edilmesini protesto ediyorum.
20. Milyonlarca halk sıkıntı ve darlık içinde sürünürken parmaklarında pırlantalı yüzükler, bileklerinde her biri büyük bir servet eden lüks saatler teşhir eden bayanları protesto ediyorum.
21. İstanbul’un en kıymetli ve mutena yerlerinde inşaata ve yapılaşmaya kapalı arsaları alıp, ilgili belediyelere baskı yapıp oralarda kendilerine, çoluk çocuklarına, yakın akrabalarına şeddadî yavru saraylar inşa ettiren cebâbireyi protesto ediyorum.
22. İslâmî bir cihad hareketi olan Millî Mücadele’yi, düzmece ve yapay bir tarih çerçevesinde gösteren çarpık zihniyeti protesto ediyorum.
23. İslâm’a aykırı her şeyi yapan, bir sürü halt yiyen, büyük günah işleyen, haram yiyen, lüks ve israf sergileyen münâfık ve fasık İslâmcıları protesto ediyorum.
24. 1935’te localarını kapattıran, Masonluğu yasak ettiren Atatürk’ü çok seviyormuş numaraları yapan Masonları protesto ediyorum.
25. Ümmet şuurunu yitirip cemaat, hizip, fırka, grup asabiyetine, fanatizmine, militanlık bataklığına saplanan sahte dindarları protesto ediyorum.
26. Saf Müslümanları inek gibi sağan, kaz gibi yolan açgözlü, paraya doymaz, vicdansız din sömürücülerini, mukaddesat bezirganları protesto ediyorum.
27. Kendilerini İslâm’a değil, İslâm’ı kendilerine uydurmaya çalışan sapık, bid’atçi, dengesiz reformcuları, yenilikçileri protesto ediyorum.
28. Dinî hizmet ve faaliyetleri dejenere eden; kutsal değerleri şahsî veya siyasî nüfuz ve menfaatlerine âlet eden; mukaddesatı ticaret konusu yapan alçakları protesto ediyorum.
Daha protesto edilecek çok şey var ama bu kadar yazabildim...
Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete
2. Sadeleştirme, arılaştırma, öztürkçeleştirme, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırma bahanesiyle yazılı ve edebî lisanımızın zayıf, çirkin, güçsüz hale getirilmesini bütün gücümle protesto ediyorum.
3. Halkın atalarının, dedelerinin, ecdadının mezar taşlarını, millî mimarî anıtlarındaki mermer kitabeleri, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazma eserleri, arşivlerdeki belgeleri okuyamayacak ve anlayamayacak kadar cahil bırakılmasını feryat ederek protesto ediyorum.
4. Mini eteğe izin verip de eşarp örtmeyi yasaklayan zihniyeti protesto ediyorum.
5. İstanbul halkına domuz, yaban domuzu, eşek eti yedirilmesini protesto ediyorum.
6. Üzerinde resmî TC antetli “vesikalarla” bazı kadınlara fahişelik belgesi verilmesini, bu işi yapan yasal fahişelerden KDV ve gelir vergisi alınmasını, bunların bütçeye gelir kaydedilmesini protesto ediyorum.
7. Okullarda uyuşturucu kullanma yaşının 11’e inmesini protesto ediyorum.
8. Ülkemin, Birleşmiş Milletlerin her yıl yaptırdığı Dünya Temizlik Anketi Listesi’nin diplerinde, 140’ıncı sırada olmasını, 10 üzerine sadece 3 küsur not almasını utanç ve öfke içinde protesto ediyorum.
9. Ülkemdeki bir takım kara adamların 250 milyar doların üzerinde kirli, haram, necis servete sahip olmalarını protesto ediyorum.
10. Bir takım politikacıların halkın gözüne baka baka yalan söylemelerini, milleti aldatmalarını protesto ediyorum.
11. Bir takım devlet ve hükümet adamları geçecek diye yolların, caddelerin, meydanların trafiğe kapatılmasını avazım çıktığı kadar protesto ediyorum.
12. Milyonlarca halk işsiz, aşsız, sefalet içinde yaşarken vekillerin refah içinde yaşamalarını protesto ediyorum.
13. Üretmeden tüketmek felsefesini, zihniyetini protesto ediyorum.
14. Halkın temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayan, din ve vicdan hürriyetini kuşa çeviren fanatik lâikçileri protesto ediyorum.
15. Bir medya patronunun üç beş bankaya, bir sürü uluslararası holdinge, düzinelerce dev şirkete ve tesise sahip olmasını; bunlarla yetinmeyerek milyarlarca dolarlık servetine yeni milyarlar ilave etmek için bin türlü dolap çevirmesini, bir sürü spekülasyon yapmasını protesto ediyorum.
16. İstanbul’da bazı vatandaşların evden işe, işten eve gitmek için günde dört saat vakit, bir sürü yakıt harcamalarını protesto ettiğim gibi bunların toplu taşıt vasıtalarını kullanmayıp özel otomobillerinde tek kişi seyahat etmelerini protesto ediyorum.
17. Nüfus, yüzölçümü, tabii kaynaklar, imkanlar açısından Türkiye’nin çok gerisinde ve altında bulunan Güney Kore’nin; sanayi, iktisat, ihracat, üretim, fert başına düşen milli gelir bakımından benim ülkemden çok ileride olmasını protesto ediyorum.
18. PKK terörünün tozu dumanı içinde, yekun olarak milyarlarca dolarlık uyuşturucu, silah, yakıt, koyun kaçakçılığı yapılmasını protesto ediyorum.
19. Pisliklere bulaşmayan, doğruları söyleyen, haksızlıklar ve yolsuzluklarla mücadele eden bir takım temiz, ehliyetli, liyakatli, değerli politikacıların liste dışı bırakılmasını, saf harici edilmesini protesto ediyorum.
20. Milyonlarca halk sıkıntı ve darlık içinde sürünürken parmaklarında pırlantalı yüzükler, bileklerinde her biri büyük bir servet eden lüks saatler teşhir eden bayanları protesto ediyorum.
21. İstanbul’un en kıymetli ve mutena yerlerinde inşaata ve yapılaşmaya kapalı arsaları alıp, ilgili belediyelere baskı yapıp oralarda kendilerine, çoluk çocuklarına, yakın akrabalarına şeddadî yavru saraylar inşa ettiren cebâbireyi protesto ediyorum.
22. İslâmî bir cihad hareketi olan Millî Mücadele’yi, düzmece ve yapay bir tarih çerçevesinde gösteren çarpık zihniyeti protesto ediyorum.
23. İslâm’a aykırı her şeyi yapan, bir sürü halt yiyen, büyük günah işleyen, haram yiyen, lüks ve israf sergileyen münâfık ve fasık İslâmcıları protesto ediyorum.
24. 1935’te localarını kapattıran, Masonluğu yasak ettiren Atatürk’ü çok seviyormuş numaraları yapan Masonları protesto ediyorum.
25. Ümmet şuurunu yitirip cemaat, hizip, fırka, grup asabiyetine, fanatizmine, militanlık bataklığına saplanan sahte dindarları protesto ediyorum.
26. Saf Müslümanları inek gibi sağan, kaz gibi yolan açgözlü, paraya doymaz, vicdansız din sömürücülerini, mukaddesat bezirganları protesto ediyorum.
27. Kendilerini İslâm’a değil, İslâm’ı kendilerine uydurmaya çalışan sapık, bid’atçi, dengesiz reformcuları, yenilikçileri protesto ediyorum.
28. Dinî hizmet ve faaliyetleri dejenere eden; kutsal değerleri şahsî veya siyasî nüfuz ve menfaatlerine âlet eden; mukaddesatı ticaret konusu yapan alçakları protesto ediyorum.
Daha protesto edilecek çok şey var ama bu kadar yazabildim...
Mehmet Şevket Eygi - Milli Gazete
14 Mayıs 2008 Çarşamba
Analiz ve Çözüm Önerileri :

Dünya bugün bir gıda krizi yaşıyor. Siz bu krize yıllardır vurgu yapıyorsunuz. Gelinen noktayı nasıl yorumlamak gerekir? Birinci ve ikinci petrol krizlerinin ardından sanayi ötesi dönem, diğer ifadeyle bugünkü adıyla finans kapitalizminin hâkim olduğu döneme girdik. Sanayi kapitalizmi bu sorunlarını aşabilmek için iki çözüm buldu. Bunlardan birisi küreselleşmeydi, diğeri ise yüksek teknolojileri geliştirmekti. Böylece, iktisaden gelişmiş ülkelerde kâr marjı yüksek alanlara geçilecek ve muhtemel durgunluk önlenecekti. Çünkü, insanlar akla gelebilecek her şeyi üretmişti, gelişmiş ülkeler için söylüyorum, üretilebilecek çok az şey vardı. Bu noktada geleneksel sektörlerde üretim ve tüketimde bir durgunluğun ortaya çıkması kaçınılmazdı. Çünkü yeni dönemle birlikte refahı orta kesime yayan işler ortadan kalktı ya da azaldı. Halkın önemli bir kısmı işsizleşti. Böylece ABD başta olmak üzere 1990’ların başından itibaren bütün büyük ülkelerde ekonomik kriz ortaya çıkmış oldu. Nasıl sanayi kapitalizmini durduran petrol krizleri olduysa, sanayi ötesi kapitalizmin gidişatını durduracak olan bir krizler dizisi de olacaktır. Gıda krizi bunlardan bir tanesidir. Arkasından su krizi, ekilebilir arazi krizi gelecektir. Uzun süreli potansiyel krizler de bunları izleyecektir. Krizlerin sürekli tekrar etmesi ne anlama geliyor? Burada da sanki başka bir şeyler var... Şu an dünya öyle bir noktadadır ki üretime dayalı bir sistem yok. Fiili üretimin 15 katı hizmet üretimi var. Dünyada en çok kâr eden sektör hangisidir? Bankacılıktır. Ne satıyorlar? Zaman satıyorlar. Sigortacılık sektörü risk satıyor. Turizm sektörü ise eğlence satıyor. Reklâmcılık sektörü imaj satıyor. Dünya ekonomisi spekülatif kazanç üzerine kurulu. Şu son gıda krizinde, dünyadaki 5 büyük şirketin gıdada çevirdikleri oyunlardan kazandıkları paralarla finans sektöründe de spekülasyon yaptıkları ortaya çıktı. Buna gıda emperyalizmi de diyebilir miyiz? Adına ne dersiniz bilmem ama zaten küresel anlamda bir emperyalizm var. Bu da şu ülkenin bu ülkenin emperyalizminden ziyade, gücü elinde bulunduran sayıları birkaç yüzle ifade edilecek şirketlerin hâkimiyetine dayalı bir emperyalizmdir. 1980’den beri ülke ülke, bölge bölge kendi istekleri doğrultusunda dünyayı şekillendiriyorlar. Ve sonuçta büyük şirketlerin yönettiği bir küresel ekonomi var. Bundan bir süre önce ABD’de çıkan kriz karşısında Amerika Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, Amerikan ekonomisinin karşılaştığı sorunların en büyük sebebinin milli bir ekonomiye dayanmaması olduğunu söyledi. Bizim söylediğimizi teyit ediyor. Dolayısıyla bu süreç birçok krizle devam edecek olan bir süreçtir. Esas krizi ise bir medeniyet krizi şeklinde ortaya çıkacaktır. Son 2–3 asırdır dünyaya hâkim olan, öncülük yapmaya çalışan batı uygarlığı bugün iflas etmiştir. Dünyadaki sorunları çözebilme imkân ve ihtimali bulunmuyor. Dolayısıyla arkası arkasına krizleri taşıyan bir potansiyel var. Bugün bir krizle karşı karşıyayız, yarın da başka krizlerle karşılaşacağız. Anlaşılan bundan sonra artık dünyada sosyal adalet daha fazla konuşulan bir konu olacak… Son 200 yıldır bütün dünyayı kapitalist ve liberal değerler üzerinden şekillendiriyorlar. Tamamen bireysellik, rasyonellik, manevi ve insani olanı hayattan dışlama üzerine kurulu bir model. Bunlar yeryüzüne ‘bizim malımız, mülkümüz’ gözüyle yani temellük duygusu ile bakıyor. ‘Dünyayı hemen sömürmemiz gerekiyor. Sonraya bırakmayız” diyorlar. Kendilerini bu dünyada ebedi sanıyorlar ve dünyanın hâkimi olarak görüyorlar. Emperyalizmin esas kaynağı burasıdır. Batı emperyalizmi, batı kapitalizmi bugün ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya… Buna alternatif bir şey çıkacak. Bu nereden çıkacak sorularına da yıllardır cevap arıyorlar. İslam dünyasının ve Doğu’nun buna alternatif olarak çıkacağı endişesini hep duydular. Bu sebeple İslam dünyası üzerine özel programlarla yoğunlaşıyorlar. Bunu asla bir hükümetin bir şahsın yanlışları olarak göremeyiz. Bugün gelinen nokta bir medeniyet, uygarlık krizidir. Dünyanın sorunlarını batılı değerlerle çözmek mümkün değildir. İslam Dünyasının mensupları dünyaya nasıl bakıyor? İslam medeniyetinin mensupları olarak dünyaya böyle bakmıyoruz. ‘Biz dünyanın bize miras bırakıldığını düşünüyoruz. Biz bu mirası en iyi şekilde koruyup, kollayarak bizden sonraki nesillere daha iyi bir şekilde bırakmak zorundayız. Hz. Peygamberin, ‘Kıyametin koptuğunu duysanız elinizdeki fidanı dikin’ sözünün anlamı budur. Dünya sizin babanızın malı değil, bundan sonra da hayata gelecek olanların malıdır demektir bu. ‘Önünüzden bir nehirden abdest alıyorsanız bile israf etmeyin’ sözü de sizden sonra oraya da uzanacak ellerin o suda hakkı var demektir. Dünyada kimse açlıktan ölmüyordu. Ama şimdi mango tarlalarında çalışan insanlar açlıktan ölüyor. Batı medeniyeti iflas etti Batının bu oburluğu nasıl önlenecek? Bu sadece Batı’nın problemi değil, batılılaşmış bütün beyinlerin problemidir. ‘Dünya benim malımdır’ gözüyle bakan herkes, emperyalist düşüncenin yanında yer alıyor demektir. Bu doğu batı meselesi de değildir. Batı’nın içerisinde de problemler vardır. Batı’daki refah artışından istifade edemeyen milyonlarca batılı vardır. ABD’de 35 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Avrupa’nın şehirlerinde binlerce insan evsiz yaşıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik alabildiğince artıyor. Bu ben dünyaya sahibim istediğimi yaparım anlayışıyla çözülemeyecek bir sorundur. O zaman önümüzdeki yıllarda bu yoksulluk, sosyal patlamalarla kendini gösterecektir mutlaka… 2020 yılına geldiğimizde sokakta dolaşan 2 kişiden birinin 60 yaş üzeri olduğu zengin ülkeler göreceğiz. Büyük bir zenginlik oluşturmuş ama bunu da kendi içinde paylaşmayan ve nüfusu hızla azalan zengin kuzey ülkeleri göreceğiz. Güneyde ise yoksul ve giderek daha da yoksullaşan, kitlesel ölümleri artan, nüfusu dünya ölçeğinde hızla artan güney ülkeleri. Bu sürdürülebilir bir sistem değildir. Bırakın dini ve politik ayrılıkları bir kenara… İnsanlar sırf yaşamak için kendi ülkelerini terk edecekler ve zengin kuzey ülkelerine karşı çok ciddi bir göç baskısı olacak. Yoksa ayakta kalamayacak insanlar. Bugün bunun örneğini görüyoruz. Hemen hemen her gün bir göçmen gemisi batıyor ya da karaya oturuyor. Amerika, Meksika sınırına utanç duvarı çekebiliyor. Avrupa en önemli sorunlardan biri olarak kaçak göçmenleri gösteriyor. Bunlarla başa çıkamıyor ve çıkması da asla mümkün değil. Peki, bu sistem iflas ederse bunun altında kim kalır? Bütün bunların sonucu, batı dünyasını bir paradigma iflasına götürür. Bu yaşandığı zaman bunun altında kalacak olan yoksul güney olmayacaktır. Bunun altında kalacak olan 200 yıldır bu paradigmayı dünyaya dayatan zengin kuzey olacaktır, batı ülkeleri olacaktır. O zaman önümüzde bir tek yol kalıyor. Dünya’ya egemen olanların inadı bırakarak “Biz dünyayı daha adil daha paylaşımcı, dünyanın zenginliklerini daha dengeli paylaştıracak bir sisteme ihtiyacımız var” anlayışına gelmeleri. Benim şahsi kanaatim batılı/ emperyalist bir düşünce biçimiyle bunun olması mümkün görünmüyor. Önümüzdeki günlerde daha çok özgürlük talep eden, daha çok adalet isteyen, daha çok dünyanın nimetlerinden faydalanmak isteyen geniş, aç bırakılmış kitlelerin sesi daha gür çıkacaktır. Ve küresel anlamda bu mazlum kitleler, öncülük edecek yeni bir paradigmayı, yeni bir sesi ve yeni bir medeniyeti beklemektedirler. Ben İslam coğrafyasının, Müslüman medeniyetinin değerlerinin bütün dünyada öncülük yapmak için büyük bir avantaj sahibi olduğunu düşünüyorum. Eğer değerlendirebilirsek özgürlükçü, adaletçi prensiplerimizi reçete olarak ortaya koymak mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Türk tarımı bilinçli bir şekilde yok edildi Türkiye’de de büyük bir kriz var. Yanlış politikalar tarımı iflas noktasına getirdi. Hükümetin politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin bölgenin lideri olmaması için yapılanları 1970’lerden bu yana görüyoruz. Mesele sadece tarımda yapılan yanlışlar değil. Global bir politika inşası ile ilgili yanlışlar var. Türkiye özetle büyük bir medeniyet potansiyeli olan bir ülke olarak yer kürede yeni bir alternatifin öncüsü olmasın diye baskı altında tutuluyor. Dünya Bankası ve özellikle IMF ile Türkiye’nin ekonomik yapısı kontrol ediliyor. 1970’li yıllarda ikinci dalga dediğimiz sanayi dalgasının altında kalmamak için canla başla mücadele ederken, ‘o zaman efendim ne demek Türkiye bir tarım ülkesi olsun’ diyorlardı. Ondan sonra Türkiye sanayileşmesini vaktinde tamamlayamadığı için ikinci dalganın altında kaldı. Sanayi ötesi toplum üçüncü dalga olarak ortaya çıktığında Türkiye küresel sermayenin operasyonlarına açık bir hale geldi. IMF, Türkiye’de 5 şey öngördü ve bunların hepsini gerçekleştirdi. Tarım üzerinde operasyon yapıldı ve toplum tarımdan uzaklaştırıldı, net tarım ithalatçısı durumuna düşürüldü. Bu politikalar ile birlikte ekonomik yapı değiştirildi. Türkiye bu noktalara makro bir plan çerçevesinde getirildi. Türkiye eğer bu şekilde devam ederse 2010 yılından sonra GSMH’sinin tamamı kadar bir borç stoku ile karşı karşıya kalacaktır. Bunun bir tane karşılığı vardır. Bu ülkeye politik olarak müdahale edilir. Türkiye’nin geçen 10 yılda GSMH’si ciddi bir şekilde arttı. Ama bu gelir adaletli bir şekilde dağıtılmadı. Bir yandan Kitleler yoksullaştı, diğer yanda 25 tane dolar milyarderi oldu. Yani bu kazançlar millet çoğunluğuna yansımadı. AK Parti yüzde 47 oy oranına nasıl ulaştı? 2007 seçimleri çok özel şartlar altında geçti. Birincisi, zaten seçim süreçlerine girmeden evvel, iktidar partisi toplum tarafından alternatifsiz bir parti olarak algılandı. Yani demokrasi içinde başka bir alternatifi olmayan bir parti olarak algılandı. İkincisi ise CHP ile ortaya çıkan gerilimdir. Yani sağcılar o tarafa, solcular bu tarafa diye halk bir kutuplaşmanın içerisine sokuldu. 3 Kasım 2002’den itibaren bu böyle yapıldı. Bu anlamda halkın büyük bir çoğunluğunun temsilcisi AKP gibi göründü. Bir de üstüne üstlük 27 Nisan süreçleriyle başlayan bir dönem ve cumhurbaşkanlığı sürecine ilişkin kriz, toplumu çok büyük bir gerilimin içine soktu. AKP’nin alternatifsiz görünmesi, CHP başta olmak üzere belli kesimlerle AKP arasında gerilimin olması, 27 Nisan benzeri ortaya çıkarılan krizler, doğrudan AKP’ye yaradı. 22 Temmuz seçimlerinde AKP’ye muhalif görünen hemen herkes AKP’ye çalıştı. Dolayısıyla da seçime gidildiğinde halkın önünde AKP’den başka bir alternatif görünmedi ve böyle bir tercih yaptı. 22 Temmuz seçimlerinde AKP veya CHP’nin vaat ettiği somut bir şey akıllarda var mı? Hayır yok. Sadece dediğim gibi millet bu üç temel durumdan dolayı AKP’ye bu görevi verdi. Bir de özellikle geçen dönemde yarım bırakılan bazı tasarılara, halkın yaşam standartlarını yükseltme ve statükoyu değiştirmek gibi halkın taleplerine bir başka talep daha eklendi 22 Temmuz’da. Yeni ve özgürlükçü bir anayasanın yapılması talebi... Ama ne yazık ki seçim sonrasında bu gelişen yeni kriz dönemi, aslında bütün bunların konuşulmasını da bir yerde kenara koymuştur. Parti kapatmalar asla tasvip edilemez Yıllardır askeri darbelerle Türk demokrasisine ara veriliyor. Fakat son dönemlerde bu darbeler biraz postmodern bir yapı kazandı. Partiler halk tarafından seçiliyor fakat bu partilerin iktidarda kalmaları engelleniyor. Siz bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu Türk siyasetinin çok temel bir yapısal sorunudur. Yani bir memlekette demokrasi varsa, bu demokrasi bütün kurum ve kurallarıyla işlemelidir. Demokrasinin sahibi de, denetleyicisi de, seçicisi de, görevden alcısı da milletin kendisidir. Kendisi olması gerekir. Olgun demokrasilerde hiç kimse birilerinin lehine ya da aleyhine bir yarışın içerisine sokulmamalıdır. Herkes eşit şartlarda, hiçbir ayrıcalık ya da ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaksızın yarışını sürdürmelidir. Bunlar demokrasinin çok temel kurallarıdır. Ve tabi nihayetinde millet egemenliği dediğimiz şey, reylerini vererek gerçekleşir. Hele geldiğimiz bu noktada, Türkiye’nin artık bunları konuşmuyor olmasını temenni ederdik. Türkiye’de milletin oyuyla seçilmiş hiçbir partinin olağandışı yollarla kapatılması ya da yasaklanması sona ermiş olmalıdır. Bunlar kim ve ne adına yapılıyor olursa olsun tasvip etmek mümkün değildir. ‘Bu partinin ya da partilerin kapatılması bizim işimize yarar’ diye düşünenler de bilmelidirler ki bu onların da aleyhinedir. Nitekim geçmişteki müdahaleler şunu ortaya koydu; bu müdahalelerin hepsinin ortak tarafı sonuçta milletin aleyhine sonuçlar oryaya çıkarmış olmasıdır. Ama bundan çok daha önemli bir sonuç var: kim ne amaçla müdahale yapmışsa beklediğinden daha farklı bir sonuçla karşılaşıyor. Yapılan darbelerle kapatılan ya da cezalandırılan siyasi partilerin devamı olan partiler iktidara geldi. 12 Eylül dört büyük siyasi hareketin liderini tasfiye etti, ama sonraki süreçte bu dört liderin hepsi de daha görkemli bir şekilde siyasi hayata döndüler. 28 Şubat’tan sonraki süreç de çok açıktır. Dolayısıyla bu müdahaleleri yapanlar niçin yapıyorlarsa sonuçları onların amaçlarına hizmet etmiyor. Dolayısıyla da bunun artık geride bırakılmış olması gerekmektedir. Biz AKP aleyhine açılmış olan bu kapatma davasının en kısa sürede AKP’nin lehinde sonuçlanmasını temenni ediyoruz. Bu aynı zamanda demokrasinin lehine olacak bir durumdur. AKP’nin ciddi bir çoğunluğu var mecliste. Yapması gereken bir şeyler yok mu? AKP’nin üzerine düşen görev özgürlükçü ve demokrat bir anayasa yapmaktır. Türkiye’de herkes sivil ve daha demokrat bir Anayasa istemektedir. Ama Türkiye’de bugüne kadar yapılmış anayasa değişikliklerinin tamamı ne yazık ki ya AB istiyor diye ya da askeri yönetimler tarafından yapılmıştır. AKP’nin elinde hem geçen dönemde hem de bu dönemde anlaşarak ve uzlaşarak geniş bir ara kesit bularak bireyi özgürleştiren yeni bir Anayasa değişikliği yapma imkânı ortaya çıkmıştır. Özellikle de son seçimden sonra millet tarafından görev olarak verilmiştir. Anayasa değişikliği tartışmaları da çok yanlış mecralara çekilerek ne yazık ki engellenmiştir. Şu an için bile AKP’nin başta partileri kapatmayı zorlaştırmak olmak üzere, bütün özgürlüklerin önünü açacak bir Anayasa değişikliğini acilen parlamentoya getirmelidir. Bu değişikliğe diğer siyasi partiler de destek vermelidir. Ben bu kapatma davasını AKP’nin bir fırsata dönüştürmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu zordur, risklidir ama bir siyasi irade koydukları takdirde bu sorunu aşabilecekleri aşikârdır. Kişilere yönelik yasakları nasıl değerlendiriyorsunuz? Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere bu davaya konu olan herkesin siyasi yarışa katılması gerekir. Hiç kimsenin anti demokratik yöntemlerle siyasi arenanın dışına itilmesi asla doğru değildir. Siyasal partiler halka açık değil Siz sık sık Türk siyasetinin yapısal sorunlarından söz ediyorsunuz. Bu açıdan bir çözümleme yaparsak, bu sorunların düzelmesi için ne yapılmalı? Türk siyasetinin 4 tane yapısal sorunu vardır. Bunlardan birisi bürokratik oligarşidir. Bugün Türkiye’de halk tarafından denetlenmeyen bir takım bürokratik adacıkların kontrolünde olan bir siyasal sistem işlemektedir. Bu da üç halka şeklinde gelişmiştir. 1960 ihtilali ile yargı sistemi, 1980 ihtilali ile YÖK aracılığıyla eğitim sistemi, 2000 yılında imzalanan IMF protokolü ile birlikte ekonomi yönetimi millet denetiminin dışına çıkarılmıştır. Bugün ekonomi 43 üst kurul tarafından yönlendirilmektedir. Türkiye’de parlamento olmasa dahi bu kuruluşlar vasıtasıyla sistem işlemektedir. Bu durumun milletin lehine değiştirilmesi gerekir. Bu kuruluşlar lağvedilsin demiyorum ama bu kuruluşların yapısının millete hesap verebilir hale getirilmesi gerekir. AKP bunu yapsaydı, bugün kapatma davası ile karşı karşıya kalmayacaktı. Partiler millete açık mı? Türkiye’de Halka açık bir demokrasi var mı? Kesinlikle hayır. Siyasetin yapısal sorunlarından birincisini bürokratik oligarşi olarak tanımlıyorsak, ikincisini “oligarşik demokrasi” diye tanımlayabiliriz. Örneğin, İstanbul’da 70 milletvekili seçildi halkın yüzde biri bile milletvekillerinin ismini hatırlamaz. Çünkü milletvekilleri parti genel başkanları tarafından belirlenir. Burada da, siyasi partiler yasasında, seçim yasasında gerekli değişiklikleri yaparak demokrasiyi halka açmak zorundayız. Halkla organik bağı olan insanların seçilmesini sağlayacak, ortamın oluşturulması gerekir. Üçüncü sıkıntı nedir? Türkiye’de bilgiye dayalı bir siyaset yapılmıyor siyaset daha çok gerilimler ve karşıtlıklar üzerine kurulu. Bu durum özellikle merkez partilerin işine yarıyor ve ortaya çıkan gerilimden oy alıyorlar ama bu milletin aleyhine oluyor. 1980 öncesinde eğer Adalet Partisi ile CHP arasındaki gerilim olmasaydı, 12 Eylül ihtilali olmayacaktı. Benzer bir şekilde 6 yıldır CHP ve AKP arasında yaşananlar da aynıdır. Eğer Cumhurbaşkanlığı seçiminde uzlaşma yolu seçilmiş olsaydı belki de kapatma davası olmayacaktı. Türk siyasetinin bu gerilimden kurtarılması ve siyasetin bilgiye dayalı hale getirilmesi gerekiyor. Mesela, 2030 yılında Avrupa Birliği nasıl olacaktır. Dünyadaki neoliberal politikalar nasıl seyredecektir ve Türkiye’nin buna karşı cevapları nedir? Dış politikada Türkiye nereye gelmek istiyor? Bunlar laflarla, sloganlarla olacak işler değil. Bilgiyi stratejik hale getirerek, dosyalar hazırlayarak ve bu dosyalar üzerinden siyasetin seviyesini yükselterek Türkiye’nin dünyanın güçlü ülkeleri arasına sokulması üzerine çalışılmalıdır. Türk siyaseti son yıllarda dışa müdahalelere açık hale mi geldi? Evet. Türk siyasetinin en önemli sorunlarından olan dördüncü soru da budur. Türk siyaseti büyük oranda dışa açık hale gelmiştir. Son parti kapatma davası ile ilgili AB Dönem Başkanı ve Portekiz Başbakanı Barrosso Türkiye’ye geldi. Türkiye’nin bütün kahvehanelerinde Barosso kapatma davası ile ilgili ne söyleyecek diye merak edilir oldu. ABD acaba bu partinin kapatılmasını ister mi istemez mi? Bütün bunlar çok acı şeylerdir ve Türk siyasetinin ne kadar dışa bağımlı hale geldiğinin çok açık delilleridir. Biz nasıl AKP’nin kapatılmasına sonuna kadar karşı isek, dışarıdan birilerinin Türk siyasetine müdahalesine de sonuna kadar karşıyız. Bu sorunların çözülmesi için gerekli yasal düzenlemelerin ve yeniden demokratik değişikliklerin mutlaka yapılması gerekir. Bu imkân var mı? AKP bunu yapabilir mi? Bu imkân vardır. Ama ben AKP’nin bu değişikliği yapmayacağı kanaatindeyim. Müslümanlar Sünnetullah’a göre davranmalı Siz kalabalık bir grupla Endülüs’e gittiniz. Endülüs’te neler yaptınız bizimle paylaşır mısınız? Endülüs derken, Tarık Bin Ziyad’ın İber Yarım Adası’na geçmesi ile başlayan ve 1492 yılına kadar süren 700 yıllık muhteşem bir medeniyetten söz ediyoruz. Dünyanın birçok yerini görmek nasip oldu. Kurtuba Camii, El Hamra Sarayı gibi muhteşem eser görmedim. Sadece bir kubbesi 8700 küsur mermer işlemesi ile yapılmış, hiçbir çivi ve yapıştırıcı kullanılmamış. Asırlardır orada deforme olmadan duruyor. Yine El Hamra Sarayı’nın duvarlarında yazan ‘La galiba illallah’ bu çok çarpıcı bir şeydir. Her medeniyet ortaya koyduğu eserler ile zihin yapısını da ortaya koyar. “Allah’tan başka galip yoktur” El Hamra Sarayı’nı bugün bütün dünyadan herkes ziyaret ediyor ve Saraydaki sütunların dört bir tarafına ‘Ne olursan ol, Allah’tan başka galip yoktur’ cümlesini işlemiş. Batı medeniyetinin ortaya koyduğu en önemli eserlerden birisi uzaya çıkan araçlardır. Uzaya ilk gönderilen uzay laboratuarının adı Challenger idi. Challanger ‘meydan okuyan’ anlamına geliyor. Bir medeniyet düşünün yaratıcısı ve evrenle barışık, bir başka medeniyet ise kavgalı ve meydan okuyor. Evet… Hemen hemen bütün alanlarda bu kadar ileriye gitmiş, İbni Rüşd ve İbni Sina gibi dâhileri yetiştirmiş bu medeniyet nasıl oldu da yıkıldı? İşte, ben bu geziden iki ders aldım. Batı tarih felsefesinde medeniyetler lineer(düz) bir çizgide seyreder. Bir sonraki bir öncekinden daha gelişmiş kabul edilir. İşte, çağdaşlık dediğimiz kavram da buradan ortaya çıkıyor. İslam tarih felsefesinde ise, iki farklı medeniyet çizgisi sürekli yer değiştirir. Yani Habil ve Kabil çizgisi. Hz. Adem’in iyiliği, doğruluğu, adaleti ve maneviyatçılığı temsil eden oğlu Habil ile materyalizmi ve dünyeviliği temsil eden oğlu Kabil. İki farklı medeniyet çizgisi tarih boyunca mücadele ederek yer değiştirir. Peki, bu yer değiştirmeyi sağlayan nedir? İbni Haldun’un nazariyesi. Diyor ki, medeniyetler doğarlar, büyürler ve ölürler. Ya da Kur’an’da anlatıldığı gibi, ‘Biz böylece medeniyeti, zamanı, gücü insanlar arasında dağıtır dururuz” Allah adil olduğuna göre nasıl oluyor da materyalizmi temsil eden bir medeniyet hâkim oluyor ve nasıl oluyor da Endülüs gibi bir medeniyet tepetaklak oluyor? Bu sorunun cevabını doğru algılamadan ne tarihi anlayabiliriz ne de geleceğe ilişkin adım atabiliriz. O da şudur: Allah iki medeniyet çizgisi içerisinde zamanın dağıtılmasını Sünnetullah dediği temel prensiplere dayandırmıştır. Yani toplumsal değişmenin temel yasalarına dayandırmıştır. Çalışan ve toplumsal değişmenin yasalarına uygun davranan milletler gelişmişlerdir. Bunun gereğini yerine getirmeyenler ise Müslüman olsalar dahi çöküşe geçmişlerdir. İnsanlık tarihi boyunca bazı Müslümanların yanlış anladığı şey budur. Müslümanlar ‘nasıl olsa biz daha üstün bir dine sahibiz, dolayısı ile biz zaten başarırız’ diye düşünüyorlar. Bu doğru değildir. Medeniyetlerin yükselmesi çalışmakla, sorunlarını çözmekle, toplumlara ve insanlığa alternatif sunmakla mümkündür. Onun için biz Müslümanlar başkalarına kızmak yerine sahip olduğumuz iddianın gereklerini neden yerine getirmiyoruz, bizim eksikliğimiz, yanlışlarımız nelerdir?. Bunları sorgulamamız lazım. Buradan çıkışın yolu Tarık Bin Ziyad gibi işin icabını yerine getirmektir. Birincisi bu. Benim Endülüs gezisinden çıkardığım ilk ders bu. İkinci çıkardığınız ders nedir? İkincisi bizim medeniyetimiz tarih boyunca farklı dinlerden ve farklı mezheplerden olan insanları bir arada tutabilmiş bir medeniyettir. Ama ne yazık ki, Batı’nın böyle bir tecrübesi yok. Birlikte barış içinde yaşama tecrübesi yok. O günkü Gırnata’da 1 milyon, tüm Endülüs’te milyonlarca Müslüman varken bugün geriye kimse kalmamış, Bütün Müslümanlar kılıçtan geçirilmiş, göç etmek zorunda kalmışlar, bütün kitaplar yakılmış. Oysaki aydınlanmanın temellerinden biri Endülüs’tür. Böyle bir medeniyetin izleri silinmiş ve yok edilmiştir. İkinci olarak öğrendiğim şey; Müslümanlara zillet ve mağlubiyet yakışmaz. Müslümanların mağlup olma hakları yoktur. Müslümanların mağlubiyeti gerektirecek eylemin ya da eylemsizliğin içerisinde bulunma hakları olamaz. Müslümanlar mağlup oldukları zaman geride bıraktıkları bütün medeniyetin birikimleri yok oluyor. Zulüm artıyor. Müslümanlar, Sünnetullah’a uygun davranırsa yeniden yükselişe geçebilir ve asla Müslümanların mağlup olma hakları yoktur. Müslümanlar için zafer önemlidir. İddia ve irade sahibi olan her Müslüman zafere odaklanmak zorundadır. Biz medeniyetimizi yeniden yeryüzünde etkin ve muzaffer hale getireceğiz. Prof.Dr.Numan Kurtulmuş
Haber7 - Milli Gazete - Mustafa Canbey
17 Nisan 2008 Perşembe
Arada bir çok bunaldığınızda...

Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod... Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı... Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde... Deniyordu ki; 'arada bir, çok bunaldığınızda,hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün'... Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum... Ama ' kendi ölümümüzü ve cenazemizi ' düşünmemiz tavsiye ediliyordu... Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığınıdüşündüm o an... Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim... Diyordu ki; ' bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız... özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın... O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün... Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin... Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın...Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz... Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini... Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin... ************** Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım... Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini... hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı... görüyordum işte 'babaaaa...' diye ağlayan biricik oğlumu... Eşim kucağında 'ağlayan emanetimle' ayakta durmaya çalışıyordu perperişan... Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla... Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını... Kardeşlerim, akrabalarım 'çok erken gitti, doyamadı oğluna..'diyordu acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı 'daha dün birlikteydik, nasıl olur..' diyordu... Bunları seyredip onlara 'hayır ölmedim, burdayım..' demek istedim hayal olduğunu unutup... Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın... ************* Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar...Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim... Almam gereken dersi ve mesajı almıştım... Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum... Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum... Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik... Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline... Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı... Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında... Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde... İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım... Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin... Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. ağlayacaktı aklına geldikçe... Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları... Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu... 'hayal - meyalhatırlıyorum be baba seni... Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de babasızdım... Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...' diyecek canı yanarak bir köşede... Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe ?... O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana... Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı... Bir daha ' Seni seviyorum 'diyemeyecekti... Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı... Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne... Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün... Tek cümlesi takıldı o an içime; ' Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?...' Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar... Helaldi şüphesiz hakları... Bilerek hiç kırmamıştım onları... Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım.... Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak... Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek... ************* Diğerlerine geçmiyorum... Bu yazıyı şu an yazıp sizlerle paylaştığıma göre 'diğerlerine' artık sizler de dahilsiniz... Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza 'ölmüş' diye... Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız... Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi... Oysa ki yazarın amacı ' Yaşamanın ve hala nefes alıyor almanın kıymetini ' göstermekti... Benim de öyle... Lafı çok uzattım farkındayım...Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç ; 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı... Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM... Bilgisayar diliyle 'format attım hayatıma'... Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim... Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti... Peki ya hayal değil de,gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzerekapansaydı... İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı... Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence... Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim... Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki... Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın... LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN... Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah' tan başka bilen yok...İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin... Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin... Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın...,sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden...Ve en önemlisi ; VERDİĞİ -VERMEDİĞİ, ALDIĞI - ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN'A...
03 Nisan 2008 Perşembe
'İş Dünyasında, değerler eğitimine ihtiyaç var'

İslam'ın, kul hakkı, işçi işveren ilişkileri, asgari ücret gibi konularda da evrensel ilkeler sunduğunu belirten UTESAV, "Bu ilkeler Müslüman işadamının en önemli referansı olmalıdır"
UTESAV'a göre: İslam, çağdaş dünyaya pek çok konuda olduğu gibi; maruf, kul hakkı, işçi işveren ilişkileri, asgari ücret gibi konularda da evrensel ilkeler sunmaktadır ve bu ilkeler Müslüman işadamının en önemli referansı olmalıdır.
Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (UTESAV) tarafından periyodik olarak düzenlenen Beyin Fırtınası toplantıları devam ediyor. "Ekonomik Kalkınma ve Değerler" konusunun daha kapsamlı bir şekilde ikinci kez masaya yatırıldığı toplantıda; "İslam, çağdaş dünyaya pek çok konuda olduğu gibi; maruf, kul hakkı, işçi işveren ilişkileri, asgari ücret gibi konularda da evrensel ilkeler sunmaktadır ve bu ilkeler Müslüman işadamının en önemli referansı olmalıdır" görüşü benimsendi.
Programın açılış konuşmasını yapan UTESAV Başkanı İsrafil Kuralay, "Ekonomik kalkınma ve büyüme sürecinde değerlerimiz göz ardı ediliyor. Kimliğimizi koruyarak iktisadî anlamda bir kalkınma programı gerçekleştirmeliyiz" dedi. Kuralay, Türkiye'deki kalkınma planlarının toplumsal dinamikler ve değerler dikkate alınmayarak hazırlandığını belirterek, bunun sonucunda da ortaya sosyal yönü eksik iktisadî programlar çıktığını vurguladı.
OSMANLI'YI AYAKTA TUTAN AHİLİK'Tİ
20'ye yakın Akademi, basın ve iş çevrelerinden farklı birikimlere sahip katılımcılar davet edilerek, kalkınma ve değerler ilişkisi farklı boyutlarıyla ele alındığı toplantıda konuşan Prof. Dr. Recep Şentürk, "Geleneğimizde meslekî eğitimle manevî eğitimin birlikte yapıldığını görüyoruz. Ahilik kültürü; İşçisi, işvereni ile tüm iş kesiminin sürekli bir eğitim faaliyeti içinde olduğu bir yapıdır. Günümüzde manevî eğitimin eksikliği, iş dünyasında da çok fazla hissediliyor. Bugün İş dünyasında değerler eğitimine ihtiyaç var. Osmanlı toplumunun yüzyıllarca ayakta kalmasının en önemli faktörlerinden biri ahilik teşkilâtıdır. Bu kuruluşlarda değerlere çok önem verilmiştir. Ahilik sisteminde İnsanlar hem meslekî hem de manevî açıdan sürekli eğitiliyorlardı" dedi. 29 Mart 2008 tarihinde Sütlücedeki UESAV Genel Merkez'inde geçekleşen toplantının ardından hazırlanan ve kamuoyu ile paylaşılmasında önem olduğuna kanaat getirilen toplantı sonuç bildirisinde şu kısımlar yer aldı:
AHLAKİ DEĞERLERİ ANLATAN EL KİTAPLARI HAZIRLANMALIDIR Modern hayat ve ekonomiye dair evrensel bir kriz var. Bu duruma karşı alternatif arayış sadece Müslümanlara has değildir. Çinliler, Yahudiler modern ekonomik yaklaşımları hep eleştiriyorlar. Ortak bir krize karşı, evrensel bir arayış içinde olmalıyız. Ekonomiyi biz en basit ihtiyaçları giderme disiplini olarak tanımlarsak, insanın 24 saat içindeki tüm zamanı ekonominin içine girer. Bu anlamda maişet kavramı hepsini özetliyor. iş dünyasına yönelik olarak ahlaki değerleri anlatan el kitapları hazırlanmalıdır. İşçi işveren ilişkileri konusunda İslam'da olan değerler, evrensel bir yaklaşım olarak bütün dünyaya sunulabilir.
Adil ücret: Piyasanın belirlediği spekülatif olmayan ücret olmalı Asr-i saadet döneminde kamu personeli statüsündeki kişiler için Hz. Peygamber, "Bizim görevlendirdiğimiz kişiler evli değilse evlenebilsin, evi yoksa ev edinsin. Bineği yoksa binek edinsin, kölesi yoksa köle edinsin" diye buyuruyor. İktisadî ve toplumsal açıdan aslî ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir asgarî geçim standardının belirlendiğini görüyoruz. Hz. Ömer'in de asgari geçim standardını gerçekleştirmeyi hedeflediği biliniyor. Adil ücret meselesini âlimler hep tartışmıştır. Alimler adil ücreti; piyasanın belirlediği spekülatif olmayan ücret olarak tanımlamışlardır.
Evrensel değerlerimizin temelinde yer alan bazı ilkeler Bu ilkeler şu şekilde özetlenebilir: Evrensel anlayışımızda 3 temel faktör vardır: Tevhit anlayışı, Adâlet anlayışı ve Denge.
Uluslararası Teknolojik Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (UTESAV) tarafından periyodik olarak düzenlenen Beyin Fırtınası toplantıları devam ediyor. "Ekonomik Kalkınma ve Değerler" konusunun daha kapsamlı bir şekilde ikinci kez masaya yatırıldığı toplantıda; "İslam, çağdaş dünyaya pek çok konuda olduğu gibi; maruf, kul hakkı, işçi işveren ilişkileri, asgari ücret gibi konularda da evrensel ilkeler sunmaktadır ve bu ilkeler Müslüman işadamının en önemli referansı olmalıdır" görüşü benimsendi.
Programın açılış konuşmasını yapan UTESAV Başkanı İsrafil Kuralay, "Ekonomik kalkınma ve büyüme sürecinde değerlerimiz göz ardı ediliyor. Kimliğimizi koruyarak iktisadî anlamda bir kalkınma programı gerçekleştirmeliyiz" dedi. Kuralay, Türkiye'deki kalkınma planlarının toplumsal dinamikler ve değerler dikkate alınmayarak hazırlandığını belirterek, bunun sonucunda da ortaya sosyal yönü eksik iktisadî programlar çıktığını vurguladı.
OSMANLI'YI AYAKTA TUTAN AHİLİK'Tİ
20'ye yakın Akademi, basın ve iş çevrelerinden farklı birikimlere sahip katılımcılar davet edilerek, kalkınma ve değerler ilişkisi farklı boyutlarıyla ele alındığı toplantıda konuşan Prof. Dr. Recep Şentürk, "Geleneğimizde meslekî eğitimle manevî eğitimin birlikte yapıldığını görüyoruz. Ahilik kültürü; İşçisi, işvereni ile tüm iş kesiminin sürekli bir eğitim faaliyeti içinde olduğu bir yapıdır. Günümüzde manevî eğitimin eksikliği, iş dünyasında da çok fazla hissediliyor. Bugün İş dünyasında değerler eğitimine ihtiyaç var. Osmanlı toplumunun yüzyıllarca ayakta kalmasının en önemli faktörlerinden biri ahilik teşkilâtıdır. Bu kuruluşlarda değerlere çok önem verilmiştir. Ahilik sisteminde İnsanlar hem meslekî hem de manevî açıdan sürekli eğitiliyorlardı" dedi. 29 Mart 2008 tarihinde Sütlücedeki UESAV Genel Merkez'inde geçekleşen toplantının ardından hazırlanan ve kamuoyu ile paylaşılmasında önem olduğuna kanaat getirilen toplantı sonuç bildirisinde şu kısımlar yer aldı:
AHLAKİ DEĞERLERİ ANLATAN EL KİTAPLARI HAZIRLANMALIDIR Modern hayat ve ekonomiye dair evrensel bir kriz var. Bu duruma karşı alternatif arayış sadece Müslümanlara has değildir. Çinliler, Yahudiler modern ekonomik yaklaşımları hep eleştiriyorlar. Ortak bir krize karşı, evrensel bir arayış içinde olmalıyız. Ekonomiyi biz en basit ihtiyaçları giderme disiplini olarak tanımlarsak, insanın 24 saat içindeki tüm zamanı ekonominin içine girer. Bu anlamda maişet kavramı hepsini özetliyor. iş dünyasına yönelik olarak ahlaki değerleri anlatan el kitapları hazırlanmalıdır. İşçi işveren ilişkileri konusunda İslam'da olan değerler, evrensel bir yaklaşım olarak bütün dünyaya sunulabilir.
Adil ücret: Piyasanın belirlediği spekülatif olmayan ücret olmalı Asr-i saadet döneminde kamu personeli statüsündeki kişiler için Hz. Peygamber, "Bizim görevlendirdiğimiz kişiler evli değilse evlenebilsin, evi yoksa ev edinsin. Bineği yoksa binek edinsin, kölesi yoksa köle edinsin" diye buyuruyor. İktisadî ve toplumsal açıdan aslî ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir asgarî geçim standardının belirlendiğini görüyoruz. Hz. Ömer'in de asgari geçim standardını gerçekleştirmeyi hedeflediği biliniyor. Adil ücret meselesini âlimler hep tartışmıştır. Alimler adil ücreti; piyasanın belirlediği spekülatif olmayan ücret olarak tanımlamışlardır.
Evrensel değerlerimizin temelinde yer alan bazı ilkeler Bu ilkeler şu şekilde özetlenebilir: Evrensel anlayışımızda 3 temel faktör vardır: Tevhit anlayışı, Adâlet anlayışı ve Denge.
31 Mart 2008 Pazartesi
Nihat Genç'ten Erbakan'a övgüler...

Yazar Nihat Genç'in, bir internet sitesine yaptığı açıklama yine olay yaratacak nitelikte. Yazısında Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan'dan övgüyle bahseden Genç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Nur Cemaati Lideri Fethullah Gülen'i ise sert ifadelerle eleştiriyor.
İste Nihat Genç'in yazısı:
28 Şubat öncesi Erbakan Hoca’yı çokça eleştirdim, ancak, 28 Şubat'a karşı çıktım, her neyse, Erbakan Hoca’nın kıymetini ben Irak’a Amerika saldırdığında yani tamı tamına 2003 yılında idrak ettim.
Mesela bizler Doğu Konferansı’nı kurarken Erbakan Hoca’nın D 8’inden hareket ettik ve bu ülkenin dış politikasında D 8 bence çok şeyin başlangıcı.
ERBAKAN D 8 SONRASI LİNÇ EDİLDİSanırım Amerika’nın ve batının Erbakan Hocayı baş düşman ilan etmesinin sebebi de bu D 8 hikayesidir. Genç okuyucular bilmeyebilir, kısaca D 8 nedir anlatalım. Dünyada Avrupa Birliği, Şangay, İslam Konferansı, Arap Birliği vs. birçok ortaklıklar kurulmuştur. Ama sadece D 8, Doğulu Müslüman Ülkeleri bir araya getirerek büyük bir siyasi güç oluşturmayı denedi ve Erbakan Hoca iktidara geldiğinde bu siyasetini harekete geçirmeye çalıştı. Ve ne olduysa burada oldu ve dünya üstüne çullandı.
Bugün bizim de siyasi görüşümüz budur, doğulu ülkeler, yani batının bombaladığı işgal ettiği Müslüman ve doğulu ülkeler ancak biraraya gelerek birbirlerini koruyabilir ve biraraya geldikten sonra kültürel, siyasi, askeri ilişkileri yoğunlaştırmanın dışında; birbirlerinin ürettikleri malları birbirleri satın alarak bir iç pazar dayanışması ve sonra gelişecek bu büyük iç pazarın bu ülkeleri Avrupa Birliği benzeri büyük bir siyasi güç haline getirmesi düşünülmüştür.
Erbakan Hoca sanırım bu fikri ünlü yazarımız Sezai Karakoç’tan esinlendi, sanırım bizler de Doğu Konferansı’nı kurarken bu fikirlerden feyz aldık. Sanırım bu fikrin en önemli tarafı bu büyük iç pazarın sosyal kaynaşmayı ve sosyal karışmaya müsait ortak bir kültürel geçmişten geliyor olmalarıdır. Evet, bu fikrin hayata geçirilmesini engellemek için Erbakan Hoca’ya yapmadıklarını bırakmadılar ama; bu fikir halen ortada ve bizim önümüzde.
D 8 OLSA IRAK İŞGAL EDİLEMEZDİHocayla ilgili diğer düşünceme geleyim. Irak savaşı başladığında Tayyip Erdoğan medyası ve özellikle Fethullah Gülen medyası Amerika’nın yanında yerlerini aldılar. Açın gazeteleri okuyun, hepsi utanmazcasına Amerika’nın yanında yer aldılar ve bizler Müslüman bu siyasetçilerin Amerikancılıkları karşısında oturup çaresizlikten ağladık ve Irak’ta Müslümanlar nükleer bombalarla soykırımdan geçirilirken "bir Müslüman yok mu" diye feryat etmeye başladık, açın yazılarımızı okuyun.
İşte iktidardaki Müslümanlar Amerikan’ın yanındayken, Erbakan Hoca ve partisi Amerika’ya karşı sert bir siyaset izledi ve onlarca şehirde, birbirinden heyecanlı, coşkulu, Amerikan karşıtı mitingler düzenlediler. İşte o günlerde anladım ki düşman sınırımıza dayandığında; bu toprağı savunan kimdir, yanımızda aynı cephede kimler yer alıyor, işte bu soruya Fethullah Gülen cemaati değil, Tayyip Erdoğan medyası değil, sadece Erbakan Hoca ve partisi destek verdi. Bize o günlerde güç verdiler. Ben o mitinglerden birçoğuna katıldım, Recai Kutan ve Şeref Malkoçlarla aynı mitinglerde aynı platform üzerine çıkıp halkı selamladım.
ERBAKAN HEP "FATİH'İN ÇOCUKLARIYIZ" DEMİŞTİRErbakan hocayla ilgili bir diğer düşüncem şudur. Bugün Fethullah Hoca’nın Amerika ve Papa bağlantıları ve diyalog rezaletleri benim canımı çok sıkıyor, çünkü bizim kimseye şirin görünecek tarafımız yoktur, biz Fatih’in çocuklarıyız. Ama biz Fatih’in çocuklarıyız diyen bu geniş Müslüman siyasette sadece Erbakan Hoca’dır. Ayrıca Fethullah’ın ideolojik eğitimlerine baktığımızda Fethullah Gülen isminin Allah ve peygamberden sonra geldiğini görürüz, yani, kendini sıralamada nerdeyse üçüncü sıraya koyar ve bu son günlerdeki İngiliz gazetelerinin iddiasına bakılırsa haşa estağfurullah ikincisi gibi tövbe tövbe.
Neyse, Erbakan hoca, Allah, Peygamber der ve sonra Vatan toprağı der, sonra, ezanlar der, sonra şanlı büyük tarihimiz der ve kendine sadece "Siyasi bir lider" pozisyonu verir. Bence Erbakan hoca kutsal makamlardan hiçbirine sulanmamış, kendini heyecanlı kitlesine "Siyasi bir lider" olarak benimsetmiştir ve imam dediğimiz, hoca dediğimiz, "Önder" kavramını Fethullah Gülen gibi hiçte zorlamamıştır.
Şunu da söylemek istiyorum, Fethullah Gülen’in kitlesi cemaati ya da bu muhteremin gölgesinde büyümüş onbinlerce genç insana söyleyecek tek lafım yoktur, ben, Amerika’yla Papa’yla pazarlık yapan bu cemaatin tepesindeki beş-on adamı kastediyorum..
ERBAKAN İÇİN ORDU HEP 'PEYGAMBER OCAĞI'OLDUErbakan hoca için bir başka güzel lafım şu olacaktır, Erbakan hoca bu topraklarda mesela askerden bu kadar sert darbeler yediği halde, askerlik kurumuna saygısını esirgememiş, askerliğin Peygamber ocağı olduğunu dilinden düşürmemiş ve vatan, devlet, memleket zeval görmesin diye yeri geldi ve hala sessiz kalmasını bilmiştir, bu da büyük devlet adamlığına delalet eder.
Hoca için bir başka lafım da şimdi Tayyip Bey’e ders olsun, Hoca, en sert siyasi krizlerin ortasında bile esprili mizahlı üslubuyla dalgasını geçerek yani siyaseti yumuşatarak halkı, sevenlerini eğlendirip, güldürerek, yani zekasıyla siyaset yapmıştır ve Türk siyaset tarihine altı kızarmış kadayıflarıyla ve son seçimde ilkokul zekasına hitap eden basit çizimlerle parti propagandasını örnekleyerek anlatması hepimizi mutlu etmiştir.
Ve hoca hiç şüphesiz kırk yıla varan siyasi hayatında milyonlarca Anadolu çocuğunu tertemiz ülke sevgisi ve Müslüman değerlerle büyümesini sağlamıştır.
Bu güzel iltifatları çok çok çoğaltmak mümkün. Ancak yanlışlarına da bir kaç cümle değineyim. Öncelikle bu Milli Görüş camiası hocanın da tahminleri ötesinde büyümüş ve kontrolü zorlanmış ve bir yığın yan kuruluşun gelir gider hesapları konuşmaları yayınları medyanın da gayretleriyle tam bir curcunaya yani kontrolsüzlüğe ulaşmıştır.
İkincisi, partinin gelir gider tablosunu geleneksel kaidelere uyarak güvendiği insanları kasa tutarak yönetmeye çalışmış ve bunun acılarını mahkum olarak ödemiştir, oysa, kamuoyunun önünde çok daha net açık bir hesap sorgulama Erbakan Hoca’yı rahatlatırdı.
GENÇ'İN ERBAKAN'A ELEŞTİRİLERİİkinci eleştirim, Erbakan Hoca, diğer siyasi liderlerimiz gibi ikinci ismin büyüyüp gelişmesine imkan vermedi, baksanıza gençliğin sevgilisi Numan Kurtuluş hala sıra bekliyor ki, 90’lı yıllarda çoktan ikinci üçüncü ve dördüncü isimleri yetiştirebilmeliydi.
Asıl büyük eleştirim ise şudur, ben, Türkiye Cumhuriyeti’nde siyaset yapacak insanların çok daha dikkatli bir siyasi program yürütmelerini beklerdim, bakın, bu fazlasıyla sert ve fazlasıyla köyden kasabadan oluşmuş kitlelerin heyecanlarına oturmuş siyasi manifestolar Türkiye’ye çarptı ve Erbakan Hoca bir anlamıyla tadıyla iktidara gelemedi. Mesela ben niçin Erbakan’ın saflarında değilim, işte bu yüzden, daha kontrollü daha uyumlu daha geniş kitleleri kucaklayacak bir siyasi dil kurmaya çalışırdım ve siyaseti bütünüyle "dinin" tesisi için kullanmazdım. Ben dinin "sosyal hayatta yükselmesi için" çırpınırdım, ama devletin bizatihi din tarafından bu kadar zorlanmasına karşı çıkardım, çıkıyorum.
Ben, bağımsız Cumhuriyetimizle, Müslüman geleneklerimizin yan yana yaşayacağına inanmış bir kardeşinizim. Bağımsız cumhuriyetimizde bugün beş vakit ezan yüzbinlerce camimizde okunuyor ve bağımsız cumhuriyetimiz bu beş vakit namaza bir de İstiklal Marşını koyarak, yani hakkıdır hakka tapan mısrasını, her sabah askeri birliklerde içtimaada okuyarak Allah’ın sesini kışlalarda yükseltmektedir. Ancak geriye dönüp baktığımızda Müslüman’ım deyip siyaset yapanlar siyasetin gündemine son otuz yıldır ısrarla ve durmadan başörtüsünü taşıyarak ve başörtüsü tartışmalarıyla devlete askere karşı halkımızın tarihlerden akıp gelen samimi bağlılığını rencide etmiştir demeyelim ama tartışmalı hale sokmuştur.
Kardeşlerim, Erbakan Hoca’nın siyasetine saygı duyalım ama ders çıkartalım, nerde yanlış yaptı, şimdi biz yeniden nerden başlayabiliriz, ben, şunu ısrarla söylüyorum, düşman kapıya dayandığında ve bugün işte Irak’ta milyonlarca kardeşimizi öldürdüğünde anlıyoruz ki, yalnızız, bizler, birbirimize sarılacağız, ben cumhuriyetçiyim, sen dincisin, böyle şeyler yok, hepimiz yanyana gelmenin yolunu mutlaka bulmalıyız.
Ne Fatih’ten geçeriz ne Mustafa Kemal’den, ne de bu toprağı ona buna peşkeş çekeriz.. Her neyse, bugün sizler Erbakan Hoca’nızla iftihar etmekte haklısınız, çünkü, bakın diğer cemaatlere ve siyasi yapılara, ne kadar kolay batılıların Papa’nın Amerika’nın koluna girip onların adamı oluveriyorlar, peki Erbakan Hoca ve sevenleri hala niçin ayak diriyor, şundan, Erbakan Hoca’yla düşüp kalkanlar tarihlerini bilir kültürlerini bilir ve bu geçmişten aldıkları büyük güvenle kimsenin adamı olmazlar, olmadılar...
İste Nihat Genç'in yazısı:
28 Şubat öncesi Erbakan Hoca’yı çokça eleştirdim, ancak, 28 Şubat'a karşı çıktım, her neyse, Erbakan Hoca’nın kıymetini ben Irak’a Amerika saldırdığında yani tamı tamına 2003 yılında idrak ettim.
Mesela bizler Doğu Konferansı’nı kurarken Erbakan Hoca’nın D 8’inden hareket ettik ve bu ülkenin dış politikasında D 8 bence çok şeyin başlangıcı.
ERBAKAN D 8 SONRASI LİNÇ EDİLDİSanırım Amerika’nın ve batının Erbakan Hocayı baş düşman ilan etmesinin sebebi de bu D 8 hikayesidir. Genç okuyucular bilmeyebilir, kısaca D 8 nedir anlatalım. Dünyada Avrupa Birliği, Şangay, İslam Konferansı, Arap Birliği vs. birçok ortaklıklar kurulmuştur. Ama sadece D 8, Doğulu Müslüman Ülkeleri bir araya getirerek büyük bir siyasi güç oluşturmayı denedi ve Erbakan Hoca iktidara geldiğinde bu siyasetini harekete geçirmeye çalıştı. Ve ne olduysa burada oldu ve dünya üstüne çullandı.
Bugün bizim de siyasi görüşümüz budur, doğulu ülkeler, yani batının bombaladığı işgal ettiği Müslüman ve doğulu ülkeler ancak biraraya gelerek birbirlerini koruyabilir ve biraraya geldikten sonra kültürel, siyasi, askeri ilişkileri yoğunlaştırmanın dışında; birbirlerinin ürettikleri malları birbirleri satın alarak bir iç pazar dayanışması ve sonra gelişecek bu büyük iç pazarın bu ülkeleri Avrupa Birliği benzeri büyük bir siyasi güç haline getirmesi düşünülmüştür.
Erbakan Hoca sanırım bu fikri ünlü yazarımız Sezai Karakoç’tan esinlendi, sanırım bizler de Doğu Konferansı’nı kurarken bu fikirlerden feyz aldık. Sanırım bu fikrin en önemli tarafı bu büyük iç pazarın sosyal kaynaşmayı ve sosyal karışmaya müsait ortak bir kültürel geçmişten geliyor olmalarıdır. Evet, bu fikrin hayata geçirilmesini engellemek için Erbakan Hoca’ya yapmadıklarını bırakmadılar ama; bu fikir halen ortada ve bizim önümüzde.
D 8 OLSA IRAK İŞGAL EDİLEMEZDİHocayla ilgili diğer düşünceme geleyim. Irak savaşı başladığında Tayyip Erdoğan medyası ve özellikle Fethullah Gülen medyası Amerika’nın yanında yerlerini aldılar. Açın gazeteleri okuyun, hepsi utanmazcasına Amerika’nın yanında yer aldılar ve bizler Müslüman bu siyasetçilerin Amerikancılıkları karşısında oturup çaresizlikten ağladık ve Irak’ta Müslümanlar nükleer bombalarla soykırımdan geçirilirken "bir Müslüman yok mu" diye feryat etmeye başladık, açın yazılarımızı okuyun.
İşte iktidardaki Müslümanlar Amerikan’ın yanındayken, Erbakan Hoca ve partisi Amerika’ya karşı sert bir siyaset izledi ve onlarca şehirde, birbirinden heyecanlı, coşkulu, Amerikan karşıtı mitingler düzenlediler. İşte o günlerde anladım ki düşman sınırımıza dayandığında; bu toprağı savunan kimdir, yanımızda aynı cephede kimler yer alıyor, işte bu soruya Fethullah Gülen cemaati değil, Tayyip Erdoğan medyası değil, sadece Erbakan Hoca ve partisi destek verdi. Bize o günlerde güç verdiler. Ben o mitinglerden birçoğuna katıldım, Recai Kutan ve Şeref Malkoçlarla aynı mitinglerde aynı platform üzerine çıkıp halkı selamladım.
ERBAKAN HEP "FATİH'İN ÇOCUKLARIYIZ" DEMİŞTİRErbakan hocayla ilgili bir diğer düşüncem şudur. Bugün Fethullah Hoca’nın Amerika ve Papa bağlantıları ve diyalog rezaletleri benim canımı çok sıkıyor, çünkü bizim kimseye şirin görünecek tarafımız yoktur, biz Fatih’in çocuklarıyız. Ama biz Fatih’in çocuklarıyız diyen bu geniş Müslüman siyasette sadece Erbakan Hoca’dır. Ayrıca Fethullah’ın ideolojik eğitimlerine baktığımızda Fethullah Gülen isminin Allah ve peygamberden sonra geldiğini görürüz, yani, kendini sıralamada nerdeyse üçüncü sıraya koyar ve bu son günlerdeki İngiliz gazetelerinin iddiasına bakılırsa haşa estağfurullah ikincisi gibi tövbe tövbe.
Neyse, Erbakan hoca, Allah, Peygamber der ve sonra Vatan toprağı der, sonra, ezanlar der, sonra şanlı büyük tarihimiz der ve kendine sadece "Siyasi bir lider" pozisyonu verir. Bence Erbakan hoca kutsal makamlardan hiçbirine sulanmamış, kendini heyecanlı kitlesine "Siyasi bir lider" olarak benimsetmiştir ve imam dediğimiz, hoca dediğimiz, "Önder" kavramını Fethullah Gülen gibi hiçte zorlamamıştır.
Şunu da söylemek istiyorum, Fethullah Gülen’in kitlesi cemaati ya da bu muhteremin gölgesinde büyümüş onbinlerce genç insana söyleyecek tek lafım yoktur, ben, Amerika’yla Papa’yla pazarlık yapan bu cemaatin tepesindeki beş-on adamı kastediyorum..
ERBAKAN İÇİN ORDU HEP 'PEYGAMBER OCAĞI'OLDUErbakan hoca için bir başka güzel lafım şu olacaktır, Erbakan hoca bu topraklarda mesela askerden bu kadar sert darbeler yediği halde, askerlik kurumuna saygısını esirgememiş, askerliğin Peygamber ocağı olduğunu dilinden düşürmemiş ve vatan, devlet, memleket zeval görmesin diye yeri geldi ve hala sessiz kalmasını bilmiştir, bu da büyük devlet adamlığına delalet eder.
Hoca için bir başka lafım da şimdi Tayyip Bey’e ders olsun, Hoca, en sert siyasi krizlerin ortasında bile esprili mizahlı üslubuyla dalgasını geçerek yani siyaseti yumuşatarak halkı, sevenlerini eğlendirip, güldürerek, yani zekasıyla siyaset yapmıştır ve Türk siyaset tarihine altı kızarmış kadayıflarıyla ve son seçimde ilkokul zekasına hitap eden basit çizimlerle parti propagandasını örnekleyerek anlatması hepimizi mutlu etmiştir.
Ve hoca hiç şüphesiz kırk yıla varan siyasi hayatında milyonlarca Anadolu çocuğunu tertemiz ülke sevgisi ve Müslüman değerlerle büyümesini sağlamıştır.
Bu güzel iltifatları çok çok çoğaltmak mümkün. Ancak yanlışlarına da bir kaç cümle değineyim. Öncelikle bu Milli Görüş camiası hocanın da tahminleri ötesinde büyümüş ve kontrolü zorlanmış ve bir yığın yan kuruluşun gelir gider hesapları konuşmaları yayınları medyanın da gayretleriyle tam bir curcunaya yani kontrolsüzlüğe ulaşmıştır.
İkincisi, partinin gelir gider tablosunu geleneksel kaidelere uyarak güvendiği insanları kasa tutarak yönetmeye çalışmış ve bunun acılarını mahkum olarak ödemiştir, oysa, kamuoyunun önünde çok daha net açık bir hesap sorgulama Erbakan Hoca’yı rahatlatırdı.
GENÇ'İN ERBAKAN'A ELEŞTİRİLERİİkinci eleştirim, Erbakan Hoca, diğer siyasi liderlerimiz gibi ikinci ismin büyüyüp gelişmesine imkan vermedi, baksanıza gençliğin sevgilisi Numan Kurtuluş hala sıra bekliyor ki, 90’lı yıllarda çoktan ikinci üçüncü ve dördüncü isimleri yetiştirebilmeliydi.
Asıl büyük eleştirim ise şudur, ben, Türkiye Cumhuriyeti’nde siyaset yapacak insanların çok daha dikkatli bir siyasi program yürütmelerini beklerdim, bakın, bu fazlasıyla sert ve fazlasıyla köyden kasabadan oluşmuş kitlelerin heyecanlarına oturmuş siyasi manifestolar Türkiye’ye çarptı ve Erbakan Hoca bir anlamıyla tadıyla iktidara gelemedi. Mesela ben niçin Erbakan’ın saflarında değilim, işte bu yüzden, daha kontrollü daha uyumlu daha geniş kitleleri kucaklayacak bir siyasi dil kurmaya çalışırdım ve siyaseti bütünüyle "dinin" tesisi için kullanmazdım. Ben dinin "sosyal hayatta yükselmesi için" çırpınırdım, ama devletin bizatihi din tarafından bu kadar zorlanmasına karşı çıkardım, çıkıyorum.
Ben, bağımsız Cumhuriyetimizle, Müslüman geleneklerimizin yan yana yaşayacağına inanmış bir kardeşinizim. Bağımsız cumhuriyetimizde bugün beş vakit ezan yüzbinlerce camimizde okunuyor ve bağımsız cumhuriyetimiz bu beş vakit namaza bir de İstiklal Marşını koyarak, yani hakkıdır hakka tapan mısrasını, her sabah askeri birliklerde içtimaada okuyarak Allah’ın sesini kışlalarda yükseltmektedir. Ancak geriye dönüp baktığımızda Müslüman’ım deyip siyaset yapanlar siyasetin gündemine son otuz yıldır ısrarla ve durmadan başörtüsünü taşıyarak ve başörtüsü tartışmalarıyla devlete askere karşı halkımızın tarihlerden akıp gelen samimi bağlılığını rencide etmiştir demeyelim ama tartışmalı hale sokmuştur.
Kardeşlerim, Erbakan Hoca’nın siyasetine saygı duyalım ama ders çıkartalım, nerde yanlış yaptı, şimdi biz yeniden nerden başlayabiliriz, ben, şunu ısrarla söylüyorum, düşman kapıya dayandığında ve bugün işte Irak’ta milyonlarca kardeşimizi öldürdüğünde anlıyoruz ki, yalnızız, bizler, birbirimize sarılacağız, ben cumhuriyetçiyim, sen dincisin, böyle şeyler yok, hepimiz yanyana gelmenin yolunu mutlaka bulmalıyız.
Ne Fatih’ten geçeriz ne Mustafa Kemal’den, ne de bu toprağı ona buna peşkeş çekeriz.. Her neyse, bugün sizler Erbakan Hoca’nızla iftihar etmekte haklısınız, çünkü, bakın diğer cemaatlere ve siyasi yapılara, ne kadar kolay batılıların Papa’nın Amerika’nın koluna girip onların adamı oluveriyorlar, peki Erbakan Hoca ve sevenleri hala niçin ayak diriyor, şundan, Erbakan Hoca’yla düşüp kalkanlar tarihlerini bilir kültürlerini bilir ve bu geçmişten aldıkları büyük güvenle kimsenin adamı olmazlar, olmadılar...
29 Mart 2008 Cumartesi
Derin Devlet için kim ne düşünüyor ?

Profil Yayınlarından Cem Küçük'ün editörlüğünde yayınlanan Derin Devlet adlı kitap konu hakkında araştırmalarda bulunan ve bunları kaleme alan 10 ünlü ismin görüşlerini içeriyor. Gündemin en önemli tartışmalarından biri olan bir olguyu, her açıdan sorulamayan ve ilginç görüşlere yer veren Derin Devlet adlı kitapta kimin ne dediğini tabi ki özetlemek mümkün değil. Ancak kitabın neler içerdiğini sizlere ana hatlarıyla tarif edebilmek için her uzmanın görüşlerinden kısa birer bölüm yansıtmayı uygun gördük... KİM NE DÜŞÜNÜYOR?
1. Erol Mütercimler • Ülkemizde derin devletin olmamasını asker, hükümet ve cumhurbaşkanlığı makamı arasındaki uyuşmazlığa ve iletişimsizliğe bağlayanlar da var. Asker hükümetten hoşlanmıyor, hükümet cumhurbaşkanını sevmiyor. Gerçi şu anda cumhurbaşkanıyla hükümet arasında görünürde bir sorun yok. Bizde kolektif bir anlaşma olamamasından dolayı bir derin devlet yapısının çıkmaması fikrine katılıyor musunuz? Tabii. Yalnızca bu üçü arasında değil Türkiye’de bütün kurumlar arasında bir ilişki, bir eşgüdüm ne yazık ki kurulamıyor. Bu eşgüdümünün kurulamayışının çeşitli nedenleri var. Dünyada da bu eşgüdüm kurulabiliyor mu, diye sorarsak dünyada da bu eşgüdüm çok kurulamıyor. Neden? Çünkü Cumhurbaşkanlığı müessesi ile hükümetin müessesi farklı. Silahlı Kuvvetler çok farklı bir kurum. Çok farklı bir müessese. Şimdi Cumhurbaşkanı devletin temsilcisi. Oysa ki hükümet adı üstünde… Hükümet. Hükümetin devlet olmasını beklemeyin. Zaten hükümet devlet değildir. Dolayısıyla hükümet bir ideolojinin temsilcisi, hele tek partili bir hükümet ise bu tamamen ideolojilerini yansıtır. Hükümetin refleksi ile devletin refleksi örtüşme göstermeyebilir. İşte Cumhurbaşkanı ile hükümet arasında, ordu ile hükmet arasında, ordu ile Cumhurbaşkanı arasında bir çatışma söz konusu olamaz da bir örtüşememe durumu olabilir. Bu da neden? Türkiye üzerinden konuşursak, Türkiye’de ordunun özel bir durumu var. Milli İstihbarat Teşkilatı’nı derin devlet bağlamında nereye koyuyorsunuz? Şimdi dünyadaki örneklerine baktığımız zaman ulusal istihbarat teşkilatlarının derin devletle her zaman bağlantısı vardır. Bu nedenle istihbarat teşkilatları eylemlerinde, operasyonlarında kendilerinin gün yüzüne çıkamayacakları, çıktıklarında sakıncalar doğuracağı bütün operasyonlarda taşeronlar kullanır. Tüm operasyonlarda adına derin devlet dediğimiz bağlantı odaklarını kullanır. Bunlar illegal kurumlar, kuruluşlardır, çünkü onlar operasyonu yapar, ama istihbarat örgütü ortada görünmez. Yani MİT’in böyle olayları var mıdır derseniz somut olarak bir şey söyleme şansım yok. MİT’in içinde değilim. MİT Müsteşarı da değilim. Ama dünyadaki örneklerine baktığınız zaman işte Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılananlar açıklanıyor. İşte MOSSAD’ın yaptıkları ortada. Bunlar açıklanıyor, ortaya çıkıyor. İşte Almanya’da Baider-Mainhoff çetesinin ortadan kaldırılması olayında olduğu gibi, İtalya’daki Kızıl Tugaylar meselesinde, Aldo Moro cinayetinde olduğu gibi pek çok eylem var. İşte en son Benazir Butto suikastında görüldüğü gibi bunlar oluyor.
2. Mahir Kaynak • Yakın zamanlarda yaptığınız açıklamalarda derin devlet kavramının içinin boşaltıldığını ve bunun yerine akil devlet kavramını kullanacağınızı söylediniz. Buna niye ihtiyaç duydunuz? Neticede derin devlet kavramını da ilk kullanan sizsiniz. Benim kesinlikle karşı olduğum, devlete rağmen faaliyet gösteren yeraltı örgütlerine derin devlet adı verildi. Yeni tanımlama o kadar yerleşti ki, benim başlangıçta yaptığım tanımlama unutuldu. Asıl önemlisi derin devletin konumu ters yüz edildi. Ben onu üstün bir akıl, ülkenin en etkili gücü olarak tanımlarken birden bire büyük güçlerin kullandığı, derin devletlerin maşası olan örgütler derin devlet olarak anılmaya başlandı. Bu algılamayı değiştirmenin mümkün olmadığını görüyorum ve derin devlet olarak tanımladığım akla bundan sonra “Akil Devlet” adını veriyorum. Akil devletin rolü bugün algılanandan tamamen farklıdır, hatta ona karşıdır. Hiçbir faaliyeti meşruiyet dışına taşmaz. Çünkü bir davranışın meşruiyetinin sınırlarını çizen odur. ... “Türkiye’de derin devlet olmadığı için bugünkü sorunlarını çözemiyor. Böyle bir yapı olsa Türkiye meselelerini daha kolay halleder. Oysa dünyada büyük güçleri temsil eden devletlerin hepsinin içerisinde, görünen yöneticilerin arka planında bir derin devlet vardır.” Buna da en iyi örnek, o günlerde tarihe gömülmüş olan Sovyetler Birliği’nin dağılmasında rol oynayan aktörlerdi.... Derin devlet nasıl bir formatta olmalıdır? Herhangi bir ülkedeki derin devlet, diğerlerine benzemez, çünkü derin devletin oluşması tarihi bir sürecin içerisinden geçer. Bir ülkenin tarihi geçmişi ve özel yapısı, oradaki derin devletin niteliğini belirler. ABD’yi kuran, özel teşebbüstür. Onu için derin devlet dediğimiz şey, özel teşebbüs içerisinde yuvalamıştır. Sovyetler Birliği’nde ise derin devlet yapılanması, gizli servis içerisindedir. Türkiye’de eğer kurulursa her iki devletinkine de benzemeyecek ve ordu etrafında kurulacaktır. Çünkü Türkiye’de siyasal açıdan deneyimli olan, siyasal kararları veren güç, esas itibariyle ordudur. Ordu Cumhuriyet’in de kurucusudur. Türkiye’de istihbarat servisi böyle bir fonksiyona ve yapıya sahip değildir; onun için derin devlet rolünü oynayamaz. Olursa, ordunun etrafında olur. • Derin devletin en temel özelliği nedir? Bağımsız olmasıdır. Amerika’da, İngiltere’de derin devlet bağımsızdır. • Siyasi iktidara bağlı mıdır? Hayır, bağlı değildir. Siyasi iktidar onların verdiği kararların uygulayıcısıdır. Şöyle söyleyebiliriz: Önce, ülkenin geleceğe yönelik politikaları belirlenir. Sonra, siyasi yapıya buna uygun bir görünüm verilir. Herkesin zannettiği gibi iktidara gelenler politikayı oluşturmazlar. Oluşan politikaya göre iktidarlar yönetime getirilir. 3. Deniz Ülke Arıboğan Türkiye’nin derin devleti, liberal teori ile tam anlamıyla uyum sağlayamayan, birey ve toplum için neyin iyi neyin kötü olduğunu belirleme alışkanlığı olan bir devlet geleneğinin uzantısıdır. Toplumun farklı katmanlarınca “iyi” ya da “kötü” olarak kategorileştirilen bu amorf yapı, varlığını özellikle güvenlik sorunları ortaya çıktığında daha da rahat meşrulaştırabilmektedir. Bu nedenle de güvenlik sorunlarından beslenmektedir. Devletin kendi derinliğinde boğulmaması için, bıraktığı yasal boşluğun işlevsel değil, yasal aktörlerce doldurulması önemlidir. Unutulmamalıdır ki, bir ülkede gölgelerin kapladığı alanın büyümeye başlaması, o ülkede güneşin battığı anlamına gelmektedir.
4. Emin Gürses
Devlet, toplumdaki gücünü meşru kılmak ve devam ettirmek için gerekli çabayı göstererek halka, devletin toplumdaki sınıf çıkarlarını korumada tarafsız bir otorite olduğunu inandırmaya çalışır. Devletin bir yapılanma olarak toplumdaki hâkim sınıf da dahil olmak üzere değişik sınıflarla anlaşmazlık içerisinde olabileceği de düşünülebilir. Bu durumda anlaşmazlığın çözümünün zorlaşacağı aşikârdır. Uluslararası sistemde bir devletin diğer devlet/devletlerle uyuşmazlığı ona toplumda daha fazla bir otonomi (özerklik) sağlayabilir. Dış tehdidin çoğu kez toplumsal dayanışmayı artırıcı rol oynadığı görülmüştür. Devlet, sosyal grupların taleplerini ve çıkarlarını tam olarak yansıtmayan hedefler belirleyebilir. Bunların uygulanma aşamasında farklı gruplar karşılıklı bir tavize yanaşmazlarsa siyasi kriz kaçınılmaz olabilir. Devleti kontrol eden güçlü bir elit kesimin varlığından söz edilir. Burada sorun, devlet elitlerinin ve ekonomideki diğer kurumlaşmaların çıkarlarının her zaman birbirine uymayabileceğidir. Elitler arasındaki anlaşmazlıklar var olan kaynakların rasyonel kullanılmalarını zorlaştırabilir. Bu durumda da kriz yaşanabilir ve devletin toplumsal otoritesinde sorun yaşanabilir. Günümüzde devletin rekabet içerisinde olan menfaat grupları arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde tarafsız bir hakem rolü üstlendiği iddiası, bireyleri gruplar kurmaya götüren ortak çıkarların tarihsel ve kurumsal geçmişlerini sorunsuz olarak görmesinden doğmaktadır. Toplumdaki bireyler, gruplar vs arasında sosyal-ekonomik ve siyasal eşitsizlikler vardır. Bu eşitsizlikler belirli grupların sosyal, ekonomik ve siyasal çıkarlarını savunma kapasitelerini etkiler. Ayrıca unutmamak gerekir ki, birçok toplumda çoğu gruplar devletten veya devlet kontrollü kurumların bütçelerinden yardım alırlar. Bu durumun bir çeşit bağımlılık ilişkisi yaratacağı ise açıktır. Burada devletin amacı, onların sistem dışına çıkışını ve olası radikalleşmelerini engellemektir. Derin devlet diye de adlandırılan bu güçlerin gayrı meşru faaliyetleri zaman zaman toplumsal kargaşaların yaşanmasının da önünü açmıştır. Soğuk Savaş sonrası yıllarda bu tür örgütlenmeler toplumsal ve uluslararası sorgulamalar nedeniyle önemli sınırlamalarla karşılaşmış, bu süreçte saldırganlıklarını da artırmışlardır. Fakat yeni süreç bu güçlerin yerine yine çoğunlukla emperyal merkezlerin kontrolündeki NGO’ların ikame edilmeye çalışıldığı ve emperyal kontrol mekanizmasının demokrasi ve insan hakları gibi tanımlamalarla meşrulaştırılmaya çalışıldığı dikkati çekmektedir.
5. Erol Bilbilik Derin Devlet emperyalizmin güdümünde olmayan tam bağımsız ulus devlettir. Bu bağlamda Derin Devlet gereklidir. Böyle bir devlette Gizli Servisler devletin bir parçasıdır. Bu bağlamda Teşkilat-ı Mahsusa Derin Devlet’in bir organıdır.
6. John Pilger Liberal demokrasi kolektif bir diktatörlüğe dönüşmeye doğru ilerliyor. Bu tarihi bir değişim ve medyanın bunun görünen sahte yüzü olmasına izin verilmemelidir. Bilakis medyanın kendisi popüler, acil çözüme ihtiyacı olan bir soruna dönüşmeli ve hemen harekete geçilmelidir. Gerçeklerin muhteşem savunucusu Tom Paine insanların çoğunluğu gerçekleri ve gerek fikirleri reddettiğinde kelimelerin Bastille’i dediği fırtına zamanının geleceği konusunda uyarıda bulunmuştu. İşte o zaman bu zamandır.
7. Nuh Gönültaş
11 Eylül günü akan kanın 12 Eylül günü durması gibi... Derin Devlet’in harekât planlarını Kırmızı Kitap belirliyordu. Ama artık bu belgenin uygulanması zora girmiştir. Son birkaç yıldır ortaya çıkan çirkin ilişkiler ağı bu yapıyı gözler önüne sermiştir. Bugüne kadar bu yapı yüzünden sadece AK Parti değil, çok partili sisteme geçişten sonra gelen bütün iktidarlar muktedir olamamışlardır.
8. Ömer Lütfi Mete
Meşhur hikâyedir ya; Napolyon’a sormuşlar:
-Sen hep ‘para para para’ diyorsun… Almanlar ise daima ‘şeref şeref şeref’ diyorlar… Tuhaf değil mi?
-Neresi tuhaf? Herkes kendisinde olmayanı ister! Son yıllarda yağmursuz Türkiye’nin her santimetrekaresine tonla “Derin Devlet” geyiği düşüyor. Sivri topuklu ayakkabı giyen bıçkından ipini koparmış veya emekli olmuş güvenlik birimi mensubuna… Eli kalem tutup karanlık hadiseler hakkında iki lakırdı edebilenden, yeraltı dünyasının liderleriyle poligonlarda birkaç şarjör mermi boşaltmışlığı bulunanlara kadar yüzbinlerce vatandaş karanlıkları görme ve okuma ustası geçinir oldu. Bu kadar Derin Devlet muhabbeti yapılan bir ülkede ya bütün karanlıkları örten veya bulanıklaştıran büyük bir perdeleme düzeneği var veya mahrem işleri gören tutarlı ve sağlam bir yapılanma yok demektir. Benim kanaatim Türkiye’nin Derin Devlet deyimi ile ifade edilecek bir çarkının bulunmadığı yönündedir. Napolyon’un dediği gibi, herkesin kendisinde bulunmayanı istediği doğruysa, bu kadar “derin muhabbet” ancak sığlığın belgesi olabilir. Buna dense dense “Derin Sığlık” denebilir. Türkiye’de Derin Devlet olmadığı için ya tamamen yerli Derin Çete’ler veya yabancı Derin Devlet’lerin uzantısı niteliğinde Derin Çete’ler vardır. Derin Devlet’in yerini Derin Çete’ler doldurmaya kalkıştığı için de benim gözümde Türkiye Cumhuriyeti bugün artık devlet değildir. ...
9. İbrahim Karagül
Hatta Türkiye’yi mensup bazı askeri unsurların İsrail’den Kuzey Irak’a yapılan sevkıyatlara güvenlik sağladığı, aynı birimlerle birlikte yabancı istihbarat mensuplarının Kuzey Irak’tan Türkiye’nin değişik yerlerine yapılan sevkıyatları birlikte yürüttükleri gibi dehşetengiz tezler hep yanıtsız kaldı. Son yirmi yılda Türkiye’nin sorduğu birçok sorunun cevabının bulunamaması gibi… Aslında bütün soruların cevapları bu trafikteydi. Ama kim soracaktı! Afyon’a getirilen patlayıcı ve füzelerin Ankara ve İstanbul’a gönderilmesi gibi. Peşmergeleri eğiten İsrailli uzmanların, Türkiye sınırına birtakım uydu cihazları ve bunlara ait ekipmanlar yerleştirmesi gibi. Trafikte yer alan bazı kişilerin sık sık İsrail’e gitmeleri gibi. 21 Eylül Cuma gecesi 01:40 sularında bir tonunu üzerinde C-3 ve C-4 patlayıcı taşıyan bir aracın İstanbul’a gönderilmesi gibi. Hiçbir zaman yazmaya cesaret edemediğim çok önemli liderlere suikastlar planlandığı iddiaları gibi. Dikkatimi çeken, bu iddialardan bir süre sonra yeni bir çete operasyonu yapılması oldu.
Tekrar soralım: Bu trafiği kimler yönetiyor? İçinde yer alan resmi görevliler kimler? Trafiğin Türkiye tarafından hangi güçler yer alıyor? Türkiye’deki ortakları hangi çevreler? Hangi taşeron çeteleri kullanıyorlar? Amaçları ne? Bu çokuluslu örgütlenmenin kodları ne kadar çözülebilir? Bilmiyoruz. Ancak, Türkiye’de sokakları bölen, kamplaşmalara/çatışmalara yol açan, gördüklerimizin dışında bir başka iradenin var olduğunu biliyoruz sadece. Gördüklerimiz kadarıyla izliyoruz ama sadece izliyoruz…
Bir operasyon, Cem Ersever, Jitem ve Mumcu suikastına ilişkin nice soruları bugüne taşıdı. Taşıyacak da. Ama 15 yıl önceki olayların dışında son beş yılda bu bölgede neler oluyor sorularına ışık tutacak bilgilere ihtiyacımız var. Cesaretle sorular sormaya. Son iki yılda gerçekleşen operasyonların çok büyük olayları, saldırıları, suikastları engellediğine inanıyorum. Önleyici operasyonlar oldu. Ama bu kirli, karanlık ilişkiler ağını aydınlatacak büyüklükte değil. Geriye doğru etkili bir temizlik çok zor, ama mümkün. Okyanus ötesi, kıta Avrupası ve bölge ülkeleri bağlantılı gayri meşru ilişkiler ağı çözülemezse, her iki ayda bir çete operasyonu yapılmak zorunda kalınacaktır. Tabii bu arada yeni Mumcu suikastları olmazsa, bunlara bağlı olarak toplumsal travmalar yaşanmazsa…
10. Cem Küçük
İngiltere Savunma Bakanlığı biyolojik silahlar uzmanı Dr. David Kelly’nin 17 Temmuz 2003’de evinin yakınlarında ölü bulunmuştu. Kelly, İngiliz hükümetinin Irak’taki savaşı haklı çıkarmak için Irak dosyasını abarttığını iddia etmişti.
Bizde devlet kavramından hoşlanmayanlar buldukları her fırsatta devlete yüklenirler. Bazı eleştirilerinde haklı olabilirler, ama çok methettikleri AB ülkelerinde de faili meçhuller hayli yaygındır.
22 Mart 2008 Cumartesi
İŞSİZLİĞE KÖKLÜ ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1 - Öncelikle ithal ürünlere kota konulması yanında , ithal ürünlerin yurtiçinde üretiminin teşvik edilmesi gereklidir.
2 - Ar-Ge çalışmaları koordineli olarak sürdürülmeli ve teşvik edilmelidir.
3 - İleri teknolojik yatırımlar teşvik edilmelidir.
4 - Halka, yerli mallarımızın tüketilmesi konusunda yaygın eğitim verilmelidir.
5 - Girişimci ruh canlandırılmalı , tutarlı proje ortaya koyanlar, teşvik edilmelidir.
6 - Özellikle, tarım ve hayvancılık ürünlerimizin, işlenerek, ihracatı için, modern tesisler kurulmalıdır.
7 - Ormanlarımız işletmeye açılmalıdır.
8 - Madenlerimiz hammadde olarak değil, işlenerek pazarlanmalıdır.
9 - İthalata bağımlı olduğumuz ürünlerde , yerli üretimin teşvik edilmesi yanında, tasarruf yapılmalıdır.
10-Eğitimde fırsat eşitliği tanınması ile oluşan rekabet , kalkınmamızın da önünü açacaktır.
11-Çalışanların ücretlerinde seyyanen iyileştirmeler yapılarak, gelir dağılımında ki adaletsizliğin giderilmesi ile artan huzur ve mutluluk , üretimde kalitenin ve adedin artışını sağlayarak, birim maliyetlerini de düşürecektir.
12-İşveren ve işçi üzerindeki vergi , sosyal güvenlik primi yükleri düşürülmeli, fakat kayıtdışı önlenmelidir.
13-Ailesi yanında çalışanların vergi yükü azaltılmalı, fakat sosyal güvenliğe intibakları sağlanmalıdır.
14-Küçük ve ortaboy işletmeler desteklenmeli, üretimde rekabet ortamının oluşturulması ile, kalitenin ve çeşidin artışı sağlanmalıdır.
15-Turizme ve ihracata yönelik el sanatları geliştirilmelidir.
16-Bilim ve teknolojide beyin göçünü tersine döndürecek sistemler geliştirmeliyiz.
17-Büyük şehirlerde yaşanan tıkanıklığın giderilmesi için yeni cazibe merkezleri kurulmalıdır.
18-Göçün önlenmesi için de kırsal yaşamın refah düzeyinin yükseltilmesi gerekir.
19-Küçük esnafın ezilmemesi için, kiraların kontrölü yanında , yeni ticaret merkezleri kurulmalıdır. Seyyar satıcılar ve pazarcılar buralara yönlendirilerek, kayıtdışı önlenmelidir.
20-Dolandırıcılığı önleyecek, sert tedbirlere başvurulmalıdır. Böylelikle, vergi kaybının önlenmesinin yanında, dürüst esnafın zarar ederek, yeni yatırımlardan vazgeçmesi de önlenecektir.
21-Çoğu teşviğe dayalı, tüm bu faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için kaynak olarak, işsizlik fonunun işlevsel hale getirilmesi ile birlikte, orman vasfını yitirmiş arazilerin satışından elde edilecek gelir de kullanılabilir. Ayrıca yukarıdaki faaliyetler yürürlüğe girdikçe, kendi finansmanını da zaten sağlayacaktır.
22-Emeklilerin, başkalarının yanında çalışmaları yerine, kendi işlerini kurmalarına imkan sağlanmalıdır.
23-Yabancı işçilerin, kayıtdışı çalışmaları önlenmelidir.
Yukarıdaki tüm maddelerin ayrıntıları ve nasıl yürürlüğe geçirileceği, istenirse ayrı ayrı olarak rapor halinde sunulabilir.
İbrahim Ethem Erçakır - ieercakir@hotmail.com - www.yeniumuthaber.com
21 Mart 2008 Cuma
88 yıl önce Cuma neden farz değildi ?...

Bugünkü yazımın ilk bölümünde sizlere, İslam tarihinin en acıklı gününün hikâyesini anlatacağım.
Yazının ikinci bölümünde ise, bir sevgi selinin bir gemiyi nasıl batma noktasına getirdiğine ilişkin duygu yüklü bir örneğe yer vereceğim. Ezan, bayrak, vatan kavramlarının ruhuna vakıf olmak için 2–3 dakikanızı ayırıp sonuna kadar okumanızı tavsiye ediyorum.
Tam 88 yıl önce, yani 19 Mart 1920 tarihi itibariyle dünyada hiçbir Müslüman’a Cuma namazının farz olmadığını, yani farz olma şartlarından birinin geçerliliğini yitirdiğini biliyor muydunuz?
İlmihal kitaplarına baktığınızda görürsünüz… Bir kişiye veya topluma cumanın farz olmasının (vücubunun) şartlarından biri de hür olmaktır. Hür olmayana cuma farz değildir.
Malum, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nı kayıp devletlerin safında bitirdi. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile savaştan çekildi. Hemen ardından ülkenin dört bir yanında işgaller başladı. O tarihten hemen sonra İstanbul’a çok sayıda işgal askeri çıksa da, devletin payitahtı olan İstanbul’un resmen işgali 16 Mart 1920 salı günü gerçekleşti.
En kara gün…
Bu tarihe önemle dikkatinizi çekerim. İstanbul’un resmen işgal edildiği, yani Osmanlı Devlet idaresinin işgal güçlerinin denetimine girdiği 16 Mart tarihi sadece Osmanlı Devleti için değil, tüm İslam âlemi için tam bir kara gün oldu. O tarihte dünyadaki tek bağımsız İslam ülkesi Osmanlı Devleti idi. Müslümanların yaşadığı diğer tüm topraklar sömürge devletlerinin işgali altındaydı. İstanbul’un işgali ve Osmanlı Devlet yönetiminin işgal güçlerinin denetimine girmesiyle sadece Osmanlı Devleti esarete düşmüş olmadı, tüm dünyada özgür bir tek Müslüman da kalmamış oldu.
Resmi işgalin gerçekleştiği 16 Mart tarihini takip eden ilk cuma, 19 Mart’a denk geliyordu. Cuma namazının Hicret sırasında, yani 622 de Müslümanlara farz kılındığı düşünülürse, o tarihten 1920 yılına kadar, yani 1298 yıl boyunca ilk defa Müslümanlar bu kadar zavallı bir duruma düştüler. İstanbul’un işgali dünyadaki tüm Müslümanları bu açıdan derinden sarsmıştır.
Neden kısa sürede başarıldı…
Dikkatinizi çekerim… Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tarihte en kısa sürede sonuçlanan bağımsızlık mücadelelerinden biri olmasının en önemli nedeni budur. Özgür olmayan Müslüman her açıdan yarım insandır. Özgürlük bir Müslüman için olmazsa olmaz şarttır. İbadetlerin çoğunda yükümlülük sahibi olmak için özgür olma şartı vardır. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgalinden bir ay sonra Ankara’da Meclis’i açarken, özellikle Cuma namazı sonrasına getirmesi de anlamlıdır. Hacıbayram’dan Meclis’e tekbir ve salâvatlarla gidilmiştir.
İşte Anadolu insanını başındaki esaret zincirini kırmak için kısa sürede örgütlenmesine yol açan, düşmanı yurttan kovan azim ve imanın bir kaynağı da buydu. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, emperyalist Batılı uluslara karşı Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi veren Türk kardeşlerine gönülden destek vermelerinin bir nedeni de budur.
Meraklıları için şu bilgileri de verelim; İstanbul’a ilk işgal askeri 13 Kasım 1918’de çıktı. 19 Şubat 1920 tarihine gelindiğinde, İstanbul’da 30.550 er, 28 bataryadan oluşan İngiliz kuvveti, 33.000 er, 55 top, 39 tayyare, 25 tank ve 12 zırhlı otomobilden oluşan Fransız kuvveti, 1.150 Yunan askeri ile 4.000 İtalyan askeri yerleşmiş vaziyetteydi.
Fransız General Franchet d’Esperey, İstanbul’a geldiğinde Galata Rıhtımı’ndan Beyoğlu’na kadar uzun bir zafer alayı tertipletti. Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağını söyleyerek Padişah’ın sarayı terk etmesini istedi. Bu olayı “Kara Bir Gün” olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif’in “Tutuklanıp kurşuna dizilmesini” emretti. Bu emrin yerine getirilmemesi için Türklerle evli olan Fransız kadınlar General’e ricacı oldular.
Bir ülkede ezanların özgürce okunabilmesi çok önemlidir. Nitekim İstanbul’un işgali sırasında düşman çizmesi Ayasofya’ya girerek ezana ve namaza mani olmaması için kubbeyi tutan dört sütuna bomba yerleştirildiği iddiasıyla işgalcilere şantajda bulunulmuştur. 1970’li yılların başında haşhaş meselesinden dolayı Türkiye’ye gözdağı vermek isteyen bir Amerikalı yetkilinin Sultanahmet Camii’ni vurabilecekleri tehdidini savurması da, bu topraklarda bağımsızlık olma kavramıyla ezan arasındaki ilişkiyi de ortaya koymaktadır.
Neden gemiye saldırdılar…
Son olarak, bağımsız vatan toprağının ne anlama geldiğini yansıtan çarpıcı bir örnekle bitirelim yazımızı…
Avrupalı devletlerin Osmanlı’yı bölme ve parçalamaya yönelik düşmanca tutumları karşısında iyice yalnızlaşan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu asrın sonlarına doğru yeni müttefikler arayışına girdi. Osmanlı Devleti’nin Rusya ile başının dertte olduğu dönemde, Osmanlı Devleti’nden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ve bu ülkeyle başı dertte olan bir başka ülke daha vardı. O ülke Japonya idi.
Sultan II. Abdülhamit Japonya ile ilişkilerin artırılmasını istiyordu. Bu amaçla Japonya’ya bir dostluk gemisi göndermeye karar verdi. Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin dış tanıtımı için iyi bir fırsat olarak gördüğü bu geminin, 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne büyük yardımı dokunan Hint ve Güneydoğu Asya Müslümanlarının yerleşim merkezlerine de uğrayarak, buralardaki halka Osmanlı’nın selâmını götürmesini de istiyordu.
Bu iş için seçilen Ertuğrul Gemisi işte bu düşüncelerle 1889 yılının Temmuz ayında 593 kişilik bir kafileyle İstanbul’dan büyük bir törenle yola çıktı. Ertuğrul'un Hindistan'a geleceği, o bölgedeki Müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayıldı. Geminin limanlarına uğramasına daha haftalar varken, insanlar limanlarda bekleşmeye başladılar. Herkesi, İstanbul’dan gelen gemiyi ilk gören olmanın heyecanı içindeydi.
Ertuğrul, 1889 Ekiminde İngiliz sömürgesi altında bulunan ve nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay'a ulaştı. Lahor'dan, Delhi'den, Haydarabad'dan on binlerce Müslüman Bombay'a akın etti. Heyecan o boyutlara vardı ki, İslâm dünyasının payitahtı kabul edilen İstanbul’dan gelen gemiyi ve içindeki askerleri görmek için halk gemiye hücum etti. Gemi limanda ziyarete açıldı ve bir haftada 150 Bin kişi ziyaret etti. Geminin Müslümanlar üzerinde oluşturduğu sevinç dalgası bölgedeki sömürge idarecilerini telaşlandırdı. Gemi aşırı izdihamdan batma tehlikesi geçirdi. İzdihamdan geminin merdivenlerinden tırmanamayanlardan düşüp boğulma tehlikesi atlatanlar oldu.
Bağımsız alanda namaz…
Gemiye tırmanabilenler, “bağımsız Müslüman toprağı” diyerek hemen namaza duruyorlar ve hayatlarında ilk defa özgür bir alanda ve hür bir şekilde ibadetlerini yapabilmenin hazzını yaşıyorlardı.
Gemi, bir cuma sabahı Kolombo'ya vardı. Mürettebat cuma namazını kılmak için gemiden indiğinde halkta müthiş bir coşku oluştu. Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo'da 200.000 kişinin gemiyi ziyaret için başvurduğunu söyledi. İzdiham şeklindeki bu ziyaretlerin gemiyi yıprattığı bilinse de, ses çıkarılamadı. İşte bu gemi Japonya’dan dönüş yolculuğunda battı. Geminin gerek yol boyunca gerekse de Japon’daki faaliyetleri okuyucularımızın ilgisini çekerse daha sonra konuyu daha ayrıntılı ele alabiliriz.
Asırlarca esaret altında yaşayan Uzakdoğu Müslümanlarının bağımsız Müslüman toprağı diyerek gemiye saldırışlarını ve özgür bir ortamda iki rekât namaz kılmak için birbirilerini ezmelerini gözünüzün önünde bir canlandırın... Yaşanmış bu olaylar öylesine nefis film senaryosu olur ki anlatamam…
İstanbul işgal edildiğinde, gönderdiği gemiye bağımsız Müslüman toprağı muamelesi yapılabilecek tek bir bağımsız İslam ülkesi de kalmamış oldu. İstanbul’un işgalinin tüm İslam dünyasını sarsmasının bir nedeni de buydu.
Son günlerde ezana, Milli Marşımıza ve bizi biz yapan değerlerimize saldıranların gerçek amacını ve gerçek kimliklerini daha iyi anlamaya çalışın ve aslında kime çalıştıklarını düşünün.
Ezanınıza da, bayrağınıza da, vatanınıza da sahip çıkın.
Başka gidecek yerimiz yok.
http://www.osmanozsoy.com/
Yazının ikinci bölümünde ise, bir sevgi selinin bir gemiyi nasıl batma noktasına getirdiğine ilişkin duygu yüklü bir örneğe yer vereceğim. Ezan, bayrak, vatan kavramlarının ruhuna vakıf olmak için 2–3 dakikanızı ayırıp sonuna kadar okumanızı tavsiye ediyorum.
Tam 88 yıl önce, yani 19 Mart 1920 tarihi itibariyle dünyada hiçbir Müslüman’a Cuma namazının farz olmadığını, yani farz olma şartlarından birinin geçerliliğini yitirdiğini biliyor muydunuz?
İlmihal kitaplarına baktığınızda görürsünüz… Bir kişiye veya topluma cumanın farz olmasının (vücubunun) şartlarından biri de hür olmaktır. Hür olmayana cuma farz değildir.
Malum, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nı kayıp devletlerin safında bitirdi. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile savaştan çekildi. Hemen ardından ülkenin dört bir yanında işgaller başladı. O tarihten hemen sonra İstanbul’a çok sayıda işgal askeri çıksa da, devletin payitahtı olan İstanbul’un resmen işgali 16 Mart 1920 salı günü gerçekleşti.
En kara gün…
Bu tarihe önemle dikkatinizi çekerim. İstanbul’un resmen işgal edildiği, yani Osmanlı Devlet idaresinin işgal güçlerinin denetimine girdiği 16 Mart tarihi sadece Osmanlı Devleti için değil, tüm İslam âlemi için tam bir kara gün oldu. O tarihte dünyadaki tek bağımsız İslam ülkesi Osmanlı Devleti idi. Müslümanların yaşadığı diğer tüm topraklar sömürge devletlerinin işgali altındaydı. İstanbul’un işgali ve Osmanlı Devlet yönetiminin işgal güçlerinin denetimine girmesiyle sadece Osmanlı Devleti esarete düşmüş olmadı, tüm dünyada özgür bir tek Müslüman da kalmamış oldu.
Resmi işgalin gerçekleştiği 16 Mart tarihini takip eden ilk cuma, 19 Mart’a denk geliyordu. Cuma namazının Hicret sırasında, yani 622 de Müslümanlara farz kılındığı düşünülürse, o tarihten 1920 yılına kadar, yani 1298 yıl boyunca ilk defa Müslümanlar bu kadar zavallı bir duruma düştüler. İstanbul’un işgali dünyadaki tüm Müslümanları bu açıdan derinden sarsmıştır.
Neden kısa sürede başarıldı…
Dikkatinizi çekerim… Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tarihte en kısa sürede sonuçlanan bağımsızlık mücadelelerinden biri olmasının en önemli nedeni budur. Özgür olmayan Müslüman her açıdan yarım insandır. Özgürlük bir Müslüman için olmazsa olmaz şarttır. İbadetlerin çoğunda yükümlülük sahibi olmak için özgür olma şartı vardır. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgalinden bir ay sonra Ankara’da Meclis’i açarken, özellikle Cuma namazı sonrasına getirmesi de anlamlıdır. Hacıbayram’dan Meclis’e tekbir ve salâvatlarla gidilmiştir.
İşte Anadolu insanını başındaki esaret zincirini kırmak için kısa sürede örgütlenmesine yol açan, düşmanı yurttan kovan azim ve imanın bir kaynağı da buydu. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, emperyalist Batılı uluslara karşı Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi veren Türk kardeşlerine gönülden destek vermelerinin bir nedeni de budur.
Meraklıları için şu bilgileri de verelim; İstanbul’a ilk işgal askeri 13 Kasım 1918’de çıktı. 19 Şubat 1920 tarihine gelindiğinde, İstanbul’da 30.550 er, 28 bataryadan oluşan İngiliz kuvveti, 33.000 er, 55 top, 39 tayyare, 25 tank ve 12 zırhlı otomobilden oluşan Fransız kuvveti, 1.150 Yunan askeri ile 4.000 İtalyan askeri yerleşmiş vaziyetteydi.
Fransız General Franchet d’Esperey, İstanbul’a geldiğinde Galata Rıhtımı’ndan Beyoğlu’na kadar uzun bir zafer alayı tertipletti. Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağını söyleyerek Padişah’ın sarayı terk etmesini istedi. Bu olayı “Kara Bir Gün” olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif’in “Tutuklanıp kurşuna dizilmesini” emretti. Bu emrin yerine getirilmemesi için Türklerle evli olan Fransız kadınlar General’e ricacı oldular.
Bir ülkede ezanların özgürce okunabilmesi çok önemlidir. Nitekim İstanbul’un işgali sırasında düşman çizmesi Ayasofya’ya girerek ezana ve namaza mani olmaması için kubbeyi tutan dört sütuna bomba yerleştirildiği iddiasıyla işgalcilere şantajda bulunulmuştur. 1970’li yılların başında haşhaş meselesinden dolayı Türkiye’ye gözdağı vermek isteyen bir Amerikalı yetkilinin Sultanahmet Camii’ni vurabilecekleri tehdidini savurması da, bu topraklarda bağımsızlık olma kavramıyla ezan arasındaki ilişkiyi de ortaya koymaktadır.
Neden gemiye saldırdılar…
Son olarak, bağımsız vatan toprağının ne anlama geldiğini yansıtan çarpıcı bir örnekle bitirelim yazımızı…
Avrupalı devletlerin Osmanlı’yı bölme ve parçalamaya yönelik düşmanca tutumları karşısında iyice yalnızlaşan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu asrın sonlarına doğru yeni müttefikler arayışına girdi. Osmanlı Devleti’nin Rusya ile başının dertte olduğu dönemde, Osmanlı Devleti’nden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ve bu ülkeyle başı dertte olan bir başka ülke daha vardı. O ülke Japonya idi.
Sultan II. Abdülhamit Japonya ile ilişkilerin artırılmasını istiyordu. Bu amaçla Japonya’ya bir dostluk gemisi göndermeye karar verdi. Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin dış tanıtımı için iyi bir fırsat olarak gördüğü bu geminin, 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne büyük yardımı dokunan Hint ve Güneydoğu Asya Müslümanlarının yerleşim merkezlerine de uğrayarak, buralardaki halka Osmanlı’nın selâmını götürmesini de istiyordu.
Bu iş için seçilen Ertuğrul Gemisi işte bu düşüncelerle 1889 yılının Temmuz ayında 593 kişilik bir kafileyle İstanbul’dan büyük bir törenle yola çıktı. Ertuğrul'un Hindistan'a geleceği, o bölgedeki Müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayıldı. Geminin limanlarına uğramasına daha haftalar varken, insanlar limanlarda bekleşmeye başladılar. Herkesi, İstanbul’dan gelen gemiyi ilk gören olmanın heyecanı içindeydi.
Ertuğrul, 1889 Ekiminde İngiliz sömürgesi altında bulunan ve nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay'a ulaştı. Lahor'dan, Delhi'den, Haydarabad'dan on binlerce Müslüman Bombay'a akın etti. Heyecan o boyutlara vardı ki, İslâm dünyasının payitahtı kabul edilen İstanbul’dan gelen gemiyi ve içindeki askerleri görmek için halk gemiye hücum etti. Gemi limanda ziyarete açıldı ve bir haftada 150 Bin kişi ziyaret etti. Geminin Müslümanlar üzerinde oluşturduğu sevinç dalgası bölgedeki sömürge idarecilerini telaşlandırdı. Gemi aşırı izdihamdan batma tehlikesi geçirdi. İzdihamdan geminin merdivenlerinden tırmanamayanlardan düşüp boğulma tehlikesi atlatanlar oldu.
Bağımsız alanda namaz…
Gemiye tırmanabilenler, “bağımsız Müslüman toprağı” diyerek hemen namaza duruyorlar ve hayatlarında ilk defa özgür bir alanda ve hür bir şekilde ibadetlerini yapabilmenin hazzını yaşıyorlardı.
Gemi, bir cuma sabahı Kolombo'ya vardı. Mürettebat cuma namazını kılmak için gemiden indiğinde halkta müthiş bir coşku oluştu. Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo'da 200.000 kişinin gemiyi ziyaret için başvurduğunu söyledi. İzdiham şeklindeki bu ziyaretlerin gemiyi yıprattığı bilinse de, ses çıkarılamadı. İşte bu gemi Japonya’dan dönüş yolculuğunda battı. Geminin gerek yol boyunca gerekse de Japon’daki faaliyetleri okuyucularımızın ilgisini çekerse daha sonra konuyu daha ayrıntılı ele alabiliriz.
Asırlarca esaret altında yaşayan Uzakdoğu Müslümanlarının bağımsız Müslüman toprağı diyerek gemiye saldırışlarını ve özgür bir ortamda iki rekât namaz kılmak için birbirilerini ezmelerini gözünüzün önünde bir canlandırın... Yaşanmış bu olaylar öylesine nefis film senaryosu olur ki anlatamam…
İstanbul işgal edildiğinde, gönderdiği gemiye bağımsız Müslüman toprağı muamelesi yapılabilecek tek bir bağımsız İslam ülkesi de kalmamış oldu. İstanbul’un işgalinin tüm İslam dünyasını sarsmasının bir nedeni de buydu.
Son günlerde ezana, Milli Marşımıza ve bizi biz yapan değerlerimize saldıranların gerçek amacını ve gerçek kimliklerini daha iyi anlamaya çalışın ve aslında kime çalıştıklarını düşünün.
Ezanınıza da, bayrağınıza da, vatanınıza da sahip çıkın.
Başka gidecek yerimiz yok.
http://www.osmanozsoy.com/
20 Mart 2008 Perşembe
''Artık Müslümanları rahat bırakmalıyız'' Amerika'da Yönetime aykırı sesler çoğalıyor...

Amerika'da yönetime aykırı sesler çoğalıyor....
'Varlığımız, terörümüz bizi uçuruma itiyor.' diyen The Indepen dent gazetesi yazarı Fisk, Bush'a isyan etti. 'Artık Müslümanları rahat bırakmalıyız' dedi.
ROBERT FİSK'in yazısı
Tarihten ders almayı hala öğrenemedik
Beş sene oldu ve hâlâ öğrenemedik bir türlü. Her sene yıldönümünde Irak'ta nasıl bir felaket yaratıldığını görünce Churchill'i ve Filistin için kullandığı "cehennem felaketi" tabirini düşünüyorum. Bu tür benzetmeleri daha önce de kullanmıştık ancak Dicle esintisi gibi bir anda kayboluvermişti. Irak bugün kana bulanmış durumda peki vicdani durumumuz ne durumda? Nasıl bir toplumsal sorgulama olacak. Yetersizliğimiz mi tek günahımız?
Bugün pek de faydalı bir tartışma içinde değiliz. Nerede hata yaptık? Dünyayı yönetenler kitle imha silahları konusunda yalanlar söylerken neden dünya ayaklanmadı, ya da Saddam'ın Osama bin Laden bağlantısı ve 11 Eylül olaylarında? Tüm bunların oluşuna nasıl oldu da izin verdik? Ve nasıl olur da savaş sonrası için bir plan yapamadık?
Evet, İngilizler Amerikalılara birşeyler anlatmaya çalıştı, Dowding Caddesindekiler şimdi bize diyorlar. Evet, ciddi olarak ve samimi olarak denedik bu yasadışı savaşa girişmeden önce. Bugün Irak savaşı konusunda geniş bir literatür var ve savaş sonrası için birtakım planlar söz konusu. Ama konu bu değil esasında. Irak konusundaki içler acısı durumumuz esasında çok daha geniş çaplı.
2003'te Bağdat'ta Filistin Oteli'nde bomba sesleri arasında uyuyamazken, o tehlikeli saatlerde kitaplar arasında geçişler yapardım karanlıktan gizlenmek için. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı çatışmanın nasıl duyarlılık, incelik ve korku ile tarif edildiğini hatırlatıyordu. Borodino savaş dosyasını şiddetle tavsiye ederim, ve yanında gazete kupürleriyle tabii. Bu dosyada Pat Buchanan'ın ilginç bir ifadesi var, beş ay önce yazılmış ancak hâlâ etkisini koruyan, tam bir tarihsel dürüstlük abidesi: "Pax Americana zirveye ulaşacak, ancak daha sonra med-cezirler, geri çekilmeler yaşanacak, İslam dünyası emperyal güçleri gerilla ve terörle kovacak."
CHURCHİLL'DEN BUSH'A
İngilizleri Filistin ve Aden'den, Fransızları Cezayir'den, Rusları Afganistan'dan, Amerikalıları Somali ve Beyrut'tan, İsraillileri Lübnan'dan. Tarihten tek öğrendiğimiz, adeta tarihten bir türlü ders alamıyor oluşumuz. Peki nasıl oluyor? Kimse 1920'de Iraklıların İngiliz güçlerine olan başkaldırısını okumuyor mu, ya da Churchill'in ertesi sene haşin ve vahşi şekilde Irak'a yerleşişini.
Tarihsel radarlarımızda en varlıklı Romalı hükümdar olan Crassus'a bile rastlamıyoruz, hani Makedonya'yı fetihten sonra imparatorluk isteyen, görev tamamlandı nidaları atarak Mezopotamya'ya yola koyulan hükümdar. Bugün Iraklıların atası sayılan Parthianlar, Crassus'u Dicle kenarında yakalamış ve başını kesip içine altın doldurarak Roma'ya geri yollamıştı. Bugün olsa kesin videoya çekilirdi bu görüntüler. Antony Blair, kasaba avukatı, yalancılığından dolayı mahkemeye çıkarılmalı. Ya da hâlâ Arap-İsrail barışı için çalışmalı, çatışmaya yönelik daha çok faydası olsa da bugüne kadar. Ve bugün karşımızda savaş konusunda düşüncelerini değiştirmiş biri var. Tek sayfalık bir A4 kağıdında yaptı bunu hatta, ve önerdi ki göçmenleri test etmeliyiz İngiliz vatandaşlığı için. Evet katılıyorum, hatta sorular şu şekilde olmalı, hangi İngiliz general bir yalan uğruna 176 İngiliz askerin ölümüne yol açtı ve bu durumu nasıl kurtardılar? Bugün karşımızda duran esas büyük sorunlar, ister Irak diyelim ya da Afganistan, Amerikan ekonomisi ya da küresel ısınma olsun, ciddi siyasi zaman çizelgelerine göre değil, televizyon programlarına ve basın konferanslarına göre tartışılıyor adeta.
Irak'a ilk hava saldırısı Amerikan televizyonlarında tavan yaptı mı, işte esas konu bu. Sabah programları arasında Bağdat'taki Amerikan askerleri yer aldı mı? Elbette. Saddam'ın yakalanması Bush ve Blair tarafından simultane olarak basına yansıtıldı mı? Esasında tüm bunlar sorunun sadece bir parçası. Esas sorun Churchill ve Rooselvelt'in zamanında doğruları paylaşırken, artık bugün doğrulardan uzaklaşıyor olmamız. Neden Bush ya da Blair Iraklı direnişçilerin Batılı güçlere karşı koyduğunu açıkça söyleyemiyor.
Bugün tek bir Batılı lider bile gerçek bir savaş tecribesi yaşamış değil. Irak'ta Anglo-Amerikan işgali başladığında, en önemli Avrupalı karşı çıkan Chirac olmuştu, o da Cezayir çatışmasında yer alan birisiydi. Ya da Colin Powell, o da Vietnam tecrübesi yaşamıştı. İşte bugün garip olan, ne Cheney'nin ya da Bush'un, Rumsfeld ya da Wolfowitz'in bir silah ateşlenmesi bile görmemiş olmaları ve ülkerleri için savaşmamış olmaları. Filmler çatışma konusunda onlara deneyim kazandıran tek kaynak.
KAÇ İNSAN ÖLDÜ?
Beyaz Saray'a hitap eden çok film başlığı gördük son dönemlerde. Savaşın başından beri geçen beş senenin ardından artık geçerli bir toplantı, gözden geçirme yapmak mümkün, hatta 2. Dünya Savaşı ışığında. İstatistikler en değerli yardımcılarımız bu konuda, karanlık odada yolumuzu bulmak için. Öyle ki, toplam ölen Amerikalı asker sayısı (3978), 6 Haziran 1944'teki Normandiya'dan daha fazla (3384), ya da aynı sene Arnhem'de ölen İngiliz askerlerinin üç katı (1200). Irak'ta ölen İngiliz asker sayısı (176), 1944-45'teki Bulge savaşında ölen ölenlerle nerdeyse eşit. Yaralı Amerikan askeri sayısı 29365, 1944'e göre nerdeyse üç kat daha fazla, ya da toplam Kore'de yaralanan asker sayısının çeyreği nerdeyse. Evet, bir açıdan, tüm bunlar bizleri, acı gerçeklerin neden saklandığı konusunda bilgi veriyor, Buchanan'ın uyarısında olduğu gibi. İslam'ın vatanına ordularımızı sevkettik, İsrail'in desteğiyle, halbuki onların Irak konusundaki yanlış istihbaratı başkanlarımız tarafından yalanlanmıştı, yüzbinlerce Iraklı timsah gözyaşları içerinde ölürken.
Amerika'nın devasa askeri prestiji artık çok azaldı. Hatta, 11 ve 12. yüzyıldaki Haçlı Savaşları'nın tam 22 katı kadar askeri güç var bölgede. Ne yapıyoruz diye bir sormalıyız. Demokrasi için mi, petrol için mi oradayız? İsrail için mi? Kitle imha silahları için mi? Ya da İslam korkusu için mi? Ve kötü bir tahmin yapmak istiyorum. Afganistan ve Irak'ı kaybettiğimiz gibi, Pakistan'ı da kaybedeceğiz. Varlığımız, gücümüz, ve terörümüz evet terörümüz bizi uçuruma itiyor. Artık Müslüman dünyasını yalnız bırakmadan Ortadoğu'daki felaketi önleyemeyeceğimizi anlamamız gerekiyor. İslam ve terör arasında bir bağlantı yok. Ancak Müslüman topraklarını işgalle terör arasında bir bağlantı var. Ve de çok komplike bir denklem değil. Ve illa da bir toplumsal sorgulamaya gerek yok bunu doğru anlamak için.
* The Indepen dent, 19 Mart Çev. Evren Tok
'Varlığımız, terörümüz bizi uçuruma itiyor.' diyen The Indepen dent gazetesi yazarı Fisk, Bush'a isyan etti. 'Artık Müslümanları rahat bırakmalıyız' dedi.
ROBERT FİSK'in yazısı
Tarihten ders almayı hala öğrenemedik
Beş sene oldu ve hâlâ öğrenemedik bir türlü. Her sene yıldönümünde Irak'ta nasıl bir felaket yaratıldığını görünce Churchill'i ve Filistin için kullandığı "cehennem felaketi" tabirini düşünüyorum. Bu tür benzetmeleri daha önce de kullanmıştık ancak Dicle esintisi gibi bir anda kayboluvermişti. Irak bugün kana bulanmış durumda peki vicdani durumumuz ne durumda? Nasıl bir toplumsal sorgulama olacak. Yetersizliğimiz mi tek günahımız?
Bugün pek de faydalı bir tartışma içinde değiliz. Nerede hata yaptık? Dünyayı yönetenler kitle imha silahları konusunda yalanlar söylerken neden dünya ayaklanmadı, ya da Saddam'ın Osama bin Laden bağlantısı ve 11 Eylül olaylarında? Tüm bunların oluşuna nasıl oldu da izin verdik? Ve nasıl olur da savaş sonrası için bir plan yapamadık?
Evet, İngilizler Amerikalılara birşeyler anlatmaya çalıştı, Dowding Caddesindekiler şimdi bize diyorlar. Evet, ciddi olarak ve samimi olarak denedik bu yasadışı savaşa girişmeden önce. Bugün Irak savaşı konusunda geniş bir literatür var ve savaş sonrası için birtakım planlar söz konusu. Ama konu bu değil esasında. Irak konusundaki içler acısı durumumuz esasında çok daha geniş çaplı.
2003'te Bağdat'ta Filistin Oteli'nde bomba sesleri arasında uyuyamazken, o tehlikeli saatlerde kitaplar arasında geçişler yapardım karanlıktan gizlenmek için. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı çatışmanın nasıl duyarlılık, incelik ve korku ile tarif edildiğini hatırlatıyordu. Borodino savaş dosyasını şiddetle tavsiye ederim, ve yanında gazete kupürleriyle tabii. Bu dosyada Pat Buchanan'ın ilginç bir ifadesi var, beş ay önce yazılmış ancak hâlâ etkisini koruyan, tam bir tarihsel dürüstlük abidesi: "Pax Americana zirveye ulaşacak, ancak daha sonra med-cezirler, geri çekilmeler yaşanacak, İslam dünyası emperyal güçleri gerilla ve terörle kovacak."
CHURCHİLL'DEN BUSH'A
İngilizleri Filistin ve Aden'den, Fransızları Cezayir'den, Rusları Afganistan'dan, Amerikalıları Somali ve Beyrut'tan, İsraillileri Lübnan'dan. Tarihten tek öğrendiğimiz, adeta tarihten bir türlü ders alamıyor oluşumuz. Peki nasıl oluyor? Kimse 1920'de Iraklıların İngiliz güçlerine olan başkaldırısını okumuyor mu, ya da Churchill'in ertesi sene haşin ve vahşi şekilde Irak'a yerleşişini.
Tarihsel radarlarımızda en varlıklı Romalı hükümdar olan Crassus'a bile rastlamıyoruz, hani Makedonya'yı fetihten sonra imparatorluk isteyen, görev tamamlandı nidaları atarak Mezopotamya'ya yola koyulan hükümdar. Bugün Iraklıların atası sayılan Parthianlar, Crassus'u Dicle kenarında yakalamış ve başını kesip içine altın doldurarak Roma'ya geri yollamıştı. Bugün olsa kesin videoya çekilirdi bu görüntüler. Antony Blair, kasaba avukatı, yalancılığından dolayı mahkemeye çıkarılmalı. Ya da hâlâ Arap-İsrail barışı için çalışmalı, çatışmaya yönelik daha çok faydası olsa da bugüne kadar. Ve bugün karşımızda savaş konusunda düşüncelerini değiştirmiş biri var. Tek sayfalık bir A4 kağıdında yaptı bunu hatta, ve önerdi ki göçmenleri test etmeliyiz İngiliz vatandaşlığı için. Evet katılıyorum, hatta sorular şu şekilde olmalı, hangi İngiliz general bir yalan uğruna 176 İngiliz askerin ölümüne yol açtı ve bu durumu nasıl kurtardılar? Bugün karşımızda duran esas büyük sorunlar, ister Irak diyelim ya da Afganistan, Amerikan ekonomisi ya da küresel ısınma olsun, ciddi siyasi zaman çizelgelerine göre değil, televizyon programlarına ve basın konferanslarına göre tartışılıyor adeta.
Irak'a ilk hava saldırısı Amerikan televizyonlarında tavan yaptı mı, işte esas konu bu. Sabah programları arasında Bağdat'taki Amerikan askerleri yer aldı mı? Elbette. Saddam'ın yakalanması Bush ve Blair tarafından simultane olarak basına yansıtıldı mı? Esasında tüm bunlar sorunun sadece bir parçası. Esas sorun Churchill ve Rooselvelt'in zamanında doğruları paylaşırken, artık bugün doğrulardan uzaklaşıyor olmamız. Neden Bush ya da Blair Iraklı direnişçilerin Batılı güçlere karşı koyduğunu açıkça söyleyemiyor.
Bugün tek bir Batılı lider bile gerçek bir savaş tecribesi yaşamış değil. Irak'ta Anglo-Amerikan işgali başladığında, en önemli Avrupalı karşı çıkan Chirac olmuştu, o da Cezayir çatışmasında yer alan birisiydi. Ya da Colin Powell, o da Vietnam tecrübesi yaşamıştı. İşte bugün garip olan, ne Cheney'nin ya da Bush'un, Rumsfeld ya da Wolfowitz'in bir silah ateşlenmesi bile görmemiş olmaları ve ülkerleri için savaşmamış olmaları. Filmler çatışma konusunda onlara deneyim kazandıran tek kaynak.
KAÇ İNSAN ÖLDÜ?
Beyaz Saray'a hitap eden çok film başlığı gördük son dönemlerde. Savaşın başından beri geçen beş senenin ardından artık geçerli bir toplantı, gözden geçirme yapmak mümkün, hatta 2. Dünya Savaşı ışığında. İstatistikler en değerli yardımcılarımız bu konuda, karanlık odada yolumuzu bulmak için. Öyle ki, toplam ölen Amerikalı asker sayısı (3978), 6 Haziran 1944'teki Normandiya'dan daha fazla (3384), ya da aynı sene Arnhem'de ölen İngiliz askerlerinin üç katı (1200). Irak'ta ölen İngiliz asker sayısı (176), 1944-45'teki Bulge savaşında ölen ölenlerle nerdeyse eşit. Yaralı Amerikan askeri sayısı 29365, 1944'e göre nerdeyse üç kat daha fazla, ya da toplam Kore'de yaralanan asker sayısının çeyreği nerdeyse. Evet, bir açıdan, tüm bunlar bizleri, acı gerçeklerin neden saklandığı konusunda bilgi veriyor, Buchanan'ın uyarısında olduğu gibi. İslam'ın vatanına ordularımızı sevkettik, İsrail'in desteğiyle, halbuki onların Irak konusundaki yanlış istihbaratı başkanlarımız tarafından yalanlanmıştı, yüzbinlerce Iraklı timsah gözyaşları içerinde ölürken.
Amerika'nın devasa askeri prestiji artık çok azaldı. Hatta, 11 ve 12. yüzyıldaki Haçlı Savaşları'nın tam 22 katı kadar askeri güç var bölgede. Ne yapıyoruz diye bir sormalıyız. Demokrasi için mi, petrol için mi oradayız? İsrail için mi? Kitle imha silahları için mi? Ya da İslam korkusu için mi? Ve kötü bir tahmin yapmak istiyorum. Afganistan ve Irak'ı kaybettiğimiz gibi, Pakistan'ı da kaybedeceğiz. Varlığımız, gücümüz, ve terörümüz evet terörümüz bizi uçuruma itiyor. Artık Müslüman dünyasını yalnız bırakmadan Ortadoğu'daki felaketi önleyemeyeceğimizi anlamamız gerekiyor. İslam ve terör arasında bir bağlantı yok. Ancak Müslüman topraklarını işgalle terör arasında bir bağlantı var. Ve de çok komplike bir denklem değil. Ve illa da bir toplumsal sorgulamaya gerek yok bunu doğru anlamak için.
* The Indepen dent, 19 Mart Çev. Evren Tok
Kıyamet kapısının son bekçisi: TÜRKLER!

Kıyamet kapısının son bekçisi: TÜRKLER!
ABD ‘canavarı’ kelepçeleyecek zincirin halkalarını tek tek tamamladı! Cheney’in son Ortadoğu ziyaretinin ülkeleri zayıf ‘kuşkulu’ halkaları oluşturuyordu. Şimdi hepsi tamam, biri eksik! O eksik bakla Türkiye! Ankara bu kadar hengame içinde, kıyamet zincirini ‘birleştirip’, Pers yaratığını hapsedecek son halka olup olmayacağına karar verecek! Böylece bir anlamda ‘kıyamet kapısının önündeki son bekçi’ olacak. iyibilgi Ankara
Korkulan olacak gibi. II. Bush hanedanı “sarayı” terk etmeden önce, ezeli ve ebedi düşmanı İran’ı, bağlı olarak tüm Ortadoğu’nun kadim coğrafyasını felakete sürükleyecek gibi.
Son bir aydır bu konuda kuvvetli işaretler geliyor. Tabii en güçlüsü, ABD İkinci Başkanı Richard B. Cheney (Türkiye’de ve dünyada bilinen ismiyle Dick Cheney’in), Ortadoğu’daki “bazı” ülkeleri kapsayan 9 günlük ve Ankara’da sonlanacak ziyareti!
Beyaz Saray’ın resmi gezi açıklamasına göre bu ülkeler, Oman, Suudi Arabistan, Irak, İsrail ve Türkiye. Diğer ülkelerle konuştuklarının ne olduğu pek az biliniyor.
Ama Türkiye’de konuşacakları konusunda spekülasyon çok bol. Afganistan’a asker göndermeden füze kalkanına, PKK’dan Irak’a kadar bir seri senaryo yürütülüyor.
Yine de bu projeksiyonlar içinde en az yer bulanı İran konusu. Daha doğrusu İran’a olası bir saldırının gündeme gelip gelmeyeceği sorusu.
Türkiye’de bu maddenin üzerinde yoğun durulmuyor. Ama dünyada durum öyle değil. “İlgili ülkeler”in çoğu diğer maddeleri hiç saymıyor. Bu elbette konuşulmayacak anlamına gelmiyor ama asal dosyanın üzerin “İran” yazdığına inanılıyor.
Uygun adam, uygun harita!
Gerçekten de hem ziyaretçinin kişiliği hem de Ankara’ya gelene değin izlediği rota bu ipuçlarını taşıyor. Cheney, Bush iktidarı Amerika’da göreve geldiğinden beri Ortadoğu’ya ilişkin tüm sorunları “keskin” planlarla çözmeye çalıştı ve İsrail’i odak alan bir bakışla “BOP” ve savaş planlarını geliştirdi, uyguladı.
Cheney’in tam tanımı bu. O ABD’nin savaşçı prensi. Esasen harita da bu işareti veriyor. İran bugün tam anlamıyla bir kuşatma altında. Birleşliş Milletler veya Irak’a müdehale eden müttefik güçlerin baskılarından bahsetmiyoruz.
Yalın haritaya göre, İran’ın çevresi tam bir Amerikan hakimiyeti altında. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Oman, Irak, Pakistan ve Afganistan tam anlamıyla ya ABD hakimiyeti altında ya da ağır etkisi altındaki ülkeler.
MOSSAD’a göre zincirdeki her ülkenin İran savaşındaki önemi ne? Ülkelerin “gizli” anatomisi için TIKLAYINIZ…
Elbette en önemlisi Türkiye. Zira Ankara bu ülkelerden farklı olarak İran’la sadece sınır ortağı değil, aynı zamanda siyasi, tarihi, diplomatik ve ticari geçmişi eski ve güçlü ülke.
Zaten Cheney’in son ziyaret rotasına bakıldığında adı geçen ülkelerin böylesi olası bir İran savaşı durumunda en kritik ülkeler olacağı hemen anlaşılıyor. Oman, Basra Körfezi ile Oman Körfezi’nin tam ortasında, İran’ın tam karşısında “ilginç bir burna” sahip.
O burun iki körfezi de tıkayacak stratejik uzunlukta. Ama zengin olmasına rağmen küçük bir ülke İran’dan korkuyor. Diğer taraftan ABD dediklerini dinliyor. Suudi Arabistan’da hiç sorun yok. O hazır.
Kuveyt’de de biraz korku var. Geçmiş deneyimleri, Irak ile İran tam körfezde buluştukları noktada bulunan bu ülkenin parlamentosu-teşbihte hata olmaz-bu konuda biraz mızmızlanıyordu.
Ama mesele “dün” çözüldü. Dün derken gerçekten “dün” kastediyoruz. Kuveyt emiri parlamentoyu fesh etti ve yönetimi belirsiz bir süre için eline aldı. Yani mesele çözüldü.
Irak için diyecek bir şey zaten yok. Orası ABD toprağı. Tıpkı Afganistan gibi! Pakistan ise zaten ABD’nin ağzının içine bakıyor ve en ufak yanlış anlamada, ABD’nin arkasından çekileceğini, zaten karışık olan ülkesinin raydan çıkacağını biliyor.
Yani ‘ring’ tamam. Bir eksikle. Türkiye bu zincirin bir baklası olmak konusunda çok hevesli değil. Oysa ABD’ye göre olmak durumunda. Türkiye olmadan kıyametin kapıları açılmıyor! Peki Türkiye “evet” der mi?
‘Türkiye batarsa dünya batar!’ Genelkurmay’ın davetlisi ve dünyanın en ünlü terör uzmanı Prof. Yonah Alexander’ın bu sözlerinin “nedeni” için TIKLAYINIZ…
Bu sorunun Türkiye’nin dış politikasından çok şu sıralar biraz iç politikası ile ilgisi bulunuyor. Ankara ABD’nin olası taleplerine karşı biraz “hassas” günlerden geçiyor.
İktidar partisi hakkında açılması istenen kapatma davası, AKP hükümetini “dış siyasi desteğe” oldukça bağımlı hale getiriyor. Öte yandan terör örgütü, Kuzey Irak bağlamında “güvenlik” sorunları Ankara’yı düşündürüyor.
Cheney’in taleplerinden biri olacağı söylenen “Afganistan’a ek Türk askeri” söylemi, Genelkurmay Başkanı tarafından ciddi ifadelerde red edildi ama, ketumluğu ile meşhur Dışişleri Bakanı Babacan bu konu hakkında oldukça ilginç konuştu!
“Biz kendi terörle mücadelemiz ve Afganistan’daki terörle mücadele arasında bir denge kurup, önümüzdeki günlerde bununla ilgili bazı kararlar vereceğiz. Askeri konularda önümüzdeki dönemde spesifik kararlar vereceğiz.”
Doğrusu her kelimesi üzerinde durulması gereken ve Cheney ziyaretinde saatler önce yapılmış bir açıklama.
Yine de Ankara’nın İran’ı hedef alan bir askeri seçeneği kabul etmekte zorlanacağı aşikar. Türkiye, İran’ı karşı bir operasyonun parçası olarak görünmenin uzun vade getirilerini ve götürülerini iyi hesaplamak zorunda.
Çünkü kıyametin kapısı bir kez açıldığında içeride bekleyenlerin ne olacağını kestirmek, dahası kontrol etmek imkansız.
ABD, bu son savaşı kendi uhrevi beklentilerine uygun görsede!
ABD ‘canavarı’ kelepçeleyecek zincirin halkalarını tek tek tamamladı! Cheney’in son Ortadoğu ziyaretinin ülkeleri zayıf ‘kuşkulu’ halkaları oluşturuyordu. Şimdi hepsi tamam, biri eksik! O eksik bakla Türkiye! Ankara bu kadar hengame içinde, kıyamet zincirini ‘birleştirip’, Pers yaratığını hapsedecek son halka olup olmayacağına karar verecek! Böylece bir anlamda ‘kıyamet kapısının önündeki son bekçi’ olacak. iyibilgi Ankara
Korkulan olacak gibi. II. Bush hanedanı “sarayı” terk etmeden önce, ezeli ve ebedi düşmanı İran’ı, bağlı olarak tüm Ortadoğu’nun kadim coğrafyasını felakete sürükleyecek gibi.
Son bir aydır bu konuda kuvvetli işaretler geliyor. Tabii en güçlüsü, ABD İkinci Başkanı Richard B. Cheney (Türkiye’de ve dünyada bilinen ismiyle Dick Cheney’in), Ortadoğu’daki “bazı” ülkeleri kapsayan 9 günlük ve Ankara’da sonlanacak ziyareti!
Beyaz Saray’ın resmi gezi açıklamasına göre bu ülkeler, Oman, Suudi Arabistan, Irak, İsrail ve Türkiye. Diğer ülkelerle konuştuklarının ne olduğu pek az biliniyor.
Ama Türkiye’de konuşacakları konusunda spekülasyon çok bol. Afganistan’a asker göndermeden füze kalkanına, PKK’dan Irak’a kadar bir seri senaryo yürütülüyor.
Yine de bu projeksiyonlar içinde en az yer bulanı İran konusu. Daha doğrusu İran’a olası bir saldırının gündeme gelip gelmeyeceği sorusu.
Türkiye’de bu maddenin üzerinde yoğun durulmuyor. Ama dünyada durum öyle değil. “İlgili ülkeler”in çoğu diğer maddeleri hiç saymıyor. Bu elbette konuşulmayacak anlamına gelmiyor ama asal dosyanın üzerin “İran” yazdığına inanılıyor.
Uygun adam, uygun harita!
Gerçekten de hem ziyaretçinin kişiliği hem de Ankara’ya gelene değin izlediği rota bu ipuçlarını taşıyor. Cheney, Bush iktidarı Amerika’da göreve geldiğinden beri Ortadoğu’ya ilişkin tüm sorunları “keskin” planlarla çözmeye çalıştı ve İsrail’i odak alan bir bakışla “BOP” ve savaş planlarını geliştirdi, uyguladı.
Cheney’in tam tanımı bu. O ABD’nin savaşçı prensi. Esasen harita da bu işareti veriyor. İran bugün tam anlamıyla bir kuşatma altında. Birleşliş Milletler veya Irak’a müdehale eden müttefik güçlerin baskılarından bahsetmiyoruz.
Yalın haritaya göre, İran’ın çevresi tam bir Amerikan hakimiyeti altında. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Oman, Irak, Pakistan ve Afganistan tam anlamıyla ya ABD hakimiyeti altında ya da ağır etkisi altındaki ülkeler.
MOSSAD’a göre zincirdeki her ülkenin İran savaşındaki önemi ne? Ülkelerin “gizli” anatomisi için TIKLAYINIZ…
Elbette en önemlisi Türkiye. Zira Ankara bu ülkelerden farklı olarak İran’la sadece sınır ortağı değil, aynı zamanda siyasi, tarihi, diplomatik ve ticari geçmişi eski ve güçlü ülke.
Zaten Cheney’in son ziyaret rotasına bakıldığında adı geçen ülkelerin böylesi olası bir İran savaşı durumunda en kritik ülkeler olacağı hemen anlaşılıyor. Oman, Basra Körfezi ile Oman Körfezi’nin tam ortasında, İran’ın tam karşısında “ilginç bir burna” sahip.
O burun iki körfezi de tıkayacak stratejik uzunlukta. Ama zengin olmasına rağmen küçük bir ülke İran’dan korkuyor. Diğer taraftan ABD dediklerini dinliyor. Suudi Arabistan’da hiç sorun yok. O hazır.
Kuveyt’de de biraz korku var. Geçmiş deneyimleri, Irak ile İran tam körfezde buluştukları noktada bulunan bu ülkenin parlamentosu-teşbihte hata olmaz-bu konuda biraz mızmızlanıyordu.
Ama mesele “dün” çözüldü. Dün derken gerçekten “dün” kastediyoruz. Kuveyt emiri parlamentoyu fesh etti ve yönetimi belirsiz bir süre için eline aldı. Yani mesele çözüldü.
Irak için diyecek bir şey zaten yok. Orası ABD toprağı. Tıpkı Afganistan gibi! Pakistan ise zaten ABD’nin ağzının içine bakıyor ve en ufak yanlış anlamada, ABD’nin arkasından çekileceğini, zaten karışık olan ülkesinin raydan çıkacağını biliyor.
Yani ‘ring’ tamam. Bir eksikle. Türkiye bu zincirin bir baklası olmak konusunda çok hevesli değil. Oysa ABD’ye göre olmak durumunda. Türkiye olmadan kıyametin kapıları açılmıyor! Peki Türkiye “evet” der mi?
‘Türkiye batarsa dünya batar!’ Genelkurmay’ın davetlisi ve dünyanın en ünlü terör uzmanı Prof. Yonah Alexander’ın bu sözlerinin “nedeni” için TIKLAYINIZ…
Bu sorunun Türkiye’nin dış politikasından çok şu sıralar biraz iç politikası ile ilgisi bulunuyor. Ankara ABD’nin olası taleplerine karşı biraz “hassas” günlerden geçiyor.
İktidar partisi hakkında açılması istenen kapatma davası, AKP hükümetini “dış siyasi desteğe” oldukça bağımlı hale getiriyor. Öte yandan terör örgütü, Kuzey Irak bağlamında “güvenlik” sorunları Ankara’yı düşündürüyor.
Cheney’in taleplerinden biri olacağı söylenen “Afganistan’a ek Türk askeri” söylemi, Genelkurmay Başkanı tarafından ciddi ifadelerde red edildi ama, ketumluğu ile meşhur Dışişleri Bakanı Babacan bu konu hakkında oldukça ilginç konuştu!
“Biz kendi terörle mücadelemiz ve Afganistan’daki terörle mücadele arasında bir denge kurup, önümüzdeki günlerde bununla ilgili bazı kararlar vereceğiz. Askeri konularda önümüzdeki dönemde spesifik kararlar vereceğiz.”
Doğrusu her kelimesi üzerinde durulması gereken ve Cheney ziyaretinde saatler önce yapılmış bir açıklama.
Yine de Ankara’nın İran’ı hedef alan bir askeri seçeneği kabul etmekte zorlanacağı aşikar. Türkiye, İran’ı karşı bir operasyonun parçası olarak görünmenin uzun vade getirilerini ve götürülerini iyi hesaplamak zorunda.
Çünkü kıyametin kapısı bir kez açıldığında içeride bekleyenlerin ne olacağını kestirmek, dahası kontrol etmek imkansız.
ABD, bu son savaşı kendi uhrevi beklentilerine uygun görsede!
16 Mart 2008 Pazar
''Babasının mezarını da kapatacak mı ?''...


Gerizekalılar bile bilir ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamına oturan birinin zekasında bir problem olamaz.. Demekki..." Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Fikri Akyüz, başsavcıya yönelik çok sert bir yazı yazdı... "
Akyüz, "Ben Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısıyım” demeyiniz, çünkü siz yargıyı da bilmiyorsunuz, Cumhuriyet'i de bilmiyorsunuz ve üstelik siz “sav”ın ne olduğunu da bilmiyorsunuz, dedi...
Hızını alamayan Yeni Şafak yazarı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'ya o soruyu sordu...
İşte Akyüz'ün o yazısı...
Başsavcı, babasının mezarını da kapatacak mı?! Ellerinizi ovuşturuyor musunuz Sayın Başsavcı? Attığınız bir imza ile bugün annesinin karnında olan çocukların bile istikbalini karartmaya ne hakkınız var? Siz kimsiniz? Hayır hakaret etmiyorum, sadece soruyorum: Siz kimsiniz? “Ben Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısıyım” demeyiniz, çünkü siz yargıyı da bilmiyorsunuz, Cumhuriyet'i de bilmiyorsunuz ve üstelik siz “sav”ın ne olduğunu da bilmiyorsunuz. Yok hayır, elbette bunların ne olduğunu biliyorsunuz; biliyorsunuz ama iyi bilmiyorsunuz. Çünkü siz yargıyı da Cumhuriyet'i de “müddeiumumi”liği de suiistimal ediyorsunuz; suiistimal etmekle kalmayıp bir de istismar ediyorsunuz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamı, falanca belde belediyesi başkanının anlattığı bir fıkradan dolayı bir partiyi kapattırmak isteyecek kadar ve üstelik “bir fıkra kadar” komiklik yapılan bir makam mıdır? Siz Sayın Abdurrahman Yalçınkaya, babanız yaşıyorsa Allah selamet versin; vefat etmişse Allah rahmet eylesin. Babanız vefat etmişse babanızın mezarını da kapatmayı düşünüyor musunuz? Öyle ya, babanız size “Abdurrahman” yani “Allah'ın kulu” adını vermiş olmakla laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olmuyor mu?! Adınızı değiştirmek için başvuracağınız “Allah'ın kulu” bir tane bile hakim yok muydu?! Evet yazdığınız iddianameyi okumadıysanız bu çok “dramatik”tir. İddianameyi bilerek yazdıysanız bu çok “trajiktir”. Yok eğer bunları “ciddi ciddi” yazdıysanız bu çok “komiktir”. Neden komiktir; şundan dolayı komiktir. Örneğin; iddianamenizde şu meşhur “ulema” sözcüğü etrafında yapılan o pis ve iğrenç yorumlara da iltifat etmişsiniz. Bu sözcük etrafında koparılan fırtınaya mı yanayım yoksa bu fırtınadan dolayı “tusunamik kapatma davasına” mı yanayım, bilmiyorum. Başbakan Erdoğan ne demişti, bakalım: “Başörtüsünün yasaklanıp yasaklanmamasına dair karar verecek olan bir mahkeme şayet yasak koyarsa buna tabii ki uymak gerekir. Ama bir mahkeme 'Başörtüsü dinin emri değildir' diyemez. Başörtüsünün dini bir emir olup olmadığına ancak ulema karar verir..” Ama gerizekalılar bile bilir ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamına oturan birinin zekasında bir problem olamaz.. Demek ki bu şık olamaz. O zaman şu şıkka bakalım: Siz “ulema”nın “alimler”in çoğulu olduğunu bilmiyorsanız sizin Türkçenizde bir sıkıntı var demektir. Ama bu şık da doğru olamaz; çünkü yüksek dereceli bir kanun adamı bir iddianameye bir sözcük yazarken anlamını bilmiyorsa en azından “Kamus-i Türki”ye müracaat eder. (“Kamus-i Türki de ne demek?” diyenlere cevabım “Bir kamus al” demek olacaktır.. “Kamus”un anlamını bilmeyenlere ise kamusal alanda da satılan bir “Sözlük”e bakmalarını tavsiye etmek olacaktır!) O zaman geriye tek bir nokta kalıyor; o da şudur: Siz Başbakan Erdoğan'ın ulemaya ilişkin sözlerini “bilerek” evet iddia ediyorum bilerek çarpıttınız. Çarpıttınız; çünkü Başbakan Erdoğan için hiç kimse iddia edemez ki o makamda oturan bir insan kalkıp da “Başörtüsünün yasaklanıp yasaklanmayacağına mahkemeler değil din alimleri karar verir..” demez. Bu, Tayyip Erdoğan'a “aptal” demekle eş anlamlıdır; eh bir partiyi bir yıl sonra % 34, üç yıl sonra % 42, beş yıl sonra % 47'ye çıkaran bir adam şayet aptalsa ben de “manyak” bir adamım! Hadi “ulema” siyasal literatüre daha yeni girdi. Ama şu “laiklik” kavramını en azından 70 yıldır tartışmıyor muyuz? Bir genç kızın üniversiteye başörtüsüyle girmesi mi laikliğe aykırıdır yoksa girmesinin engellenmesi mi? O zaman Avrupa'da bütün partilerin kapatılması gerekmiyor mu? Siz Ak Parti'yi kapatmakla Cumhuriyet'i korumuş olmuyorsunuz; siz sadece ve sadece sırtınıza giydiğiniz cüppenin verdiği o “sanal kudretle” egonuzu şişiriyorsunuz. Ak Parti bugün kapatılır; yarın bir başka ad altında yeniden açılır. Ya da başörtülü genç kızları üniversiteye almamakla belki İlhan Selçukların, Ertuğrul Özköklerin yaptığı haysiyet cellatlığına yağlı urgan taşıyarak sıcak yorganlarınızda yatmanın keyfini yaşayacaksınız.. Ama şu kapatma davasıyla başı açıkların da, içkisini içenlerin de, CHP'ye oy verenlerin de geleceğini bir imzayla kararttığınızı neden göremiyorsunuz? Gözlerinizdeki perdeyi kaldırmak çok mu zordur? Benim “aydınlanmacı” kardeşlerim, perdeyi kaldırmadığınıza göre geriye tek bir şık kalıyor. Demek ki siz “karanlığı çok seviyorsunuz?”!
Fikri Akyüz - Cafesiyaset.com
Akyüz, "Ben Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısıyım” demeyiniz, çünkü siz yargıyı da bilmiyorsunuz, Cumhuriyet'i de bilmiyorsunuz ve üstelik siz “sav”ın ne olduğunu da bilmiyorsunuz, dedi...
Hızını alamayan Yeni Şafak yazarı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'ya o soruyu sordu...
İşte Akyüz'ün o yazısı...
Başsavcı, babasının mezarını da kapatacak mı?! Ellerinizi ovuşturuyor musunuz Sayın Başsavcı? Attığınız bir imza ile bugün annesinin karnında olan çocukların bile istikbalini karartmaya ne hakkınız var? Siz kimsiniz? Hayır hakaret etmiyorum, sadece soruyorum: Siz kimsiniz? “Ben Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısıyım” demeyiniz, çünkü siz yargıyı da bilmiyorsunuz, Cumhuriyet'i de bilmiyorsunuz ve üstelik siz “sav”ın ne olduğunu da bilmiyorsunuz. Yok hayır, elbette bunların ne olduğunu biliyorsunuz; biliyorsunuz ama iyi bilmiyorsunuz. Çünkü siz yargıyı da Cumhuriyet'i de “müddeiumumi”liği de suiistimal ediyorsunuz; suiistimal etmekle kalmayıp bir de istismar ediyorsunuz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamı, falanca belde belediyesi başkanının anlattığı bir fıkradan dolayı bir partiyi kapattırmak isteyecek kadar ve üstelik “bir fıkra kadar” komiklik yapılan bir makam mıdır? Siz Sayın Abdurrahman Yalçınkaya, babanız yaşıyorsa Allah selamet versin; vefat etmişse Allah rahmet eylesin. Babanız vefat etmişse babanızın mezarını da kapatmayı düşünüyor musunuz? Öyle ya, babanız size “Abdurrahman” yani “Allah'ın kulu” adını vermiş olmakla laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş olmuyor mu?! Adınızı değiştirmek için başvuracağınız “Allah'ın kulu” bir tane bile hakim yok muydu?! Evet yazdığınız iddianameyi okumadıysanız bu çok “dramatik”tir. İddianameyi bilerek yazdıysanız bu çok “trajiktir”. Yok eğer bunları “ciddi ciddi” yazdıysanız bu çok “komiktir”. Neden komiktir; şundan dolayı komiktir. Örneğin; iddianamenizde şu meşhur “ulema” sözcüğü etrafında yapılan o pis ve iğrenç yorumlara da iltifat etmişsiniz. Bu sözcük etrafında koparılan fırtınaya mı yanayım yoksa bu fırtınadan dolayı “tusunamik kapatma davasına” mı yanayım, bilmiyorum. Başbakan Erdoğan ne demişti, bakalım: “Başörtüsünün yasaklanıp yasaklanmamasına dair karar verecek olan bir mahkeme şayet yasak koyarsa buna tabii ki uymak gerekir. Ama bir mahkeme 'Başörtüsü dinin emri değildir' diyemez. Başörtüsünün dini bir emir olup olmadığına ancak ulema karar verir..” Ama gerizekalılar bile bilir ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamına oturan birinin zekasında bir problem olamaz.. Demek ki bu şık olamaz. O zaman şu şıkka bakalım: Siz “ulema”nın “alimler”in çoğulu olduğunu bilmiyorsanız sizin Türkçenizde bir sıkıntı var demektir. Ama bu şık da doğru olamaz; çünkü yüksek dereceli bir kanun adamı bir iddianameye bir sözcük yazarken anlamını bilmiyorsa en azından “Kamus-i Türki”ye müracaat eder. (“Kamus-i Türki de ne demek?” diyenlere cevabım “Bir kamus al” demek olacaktır.. “Kamus”un anlamını bilmeyenlere ise kamusal alanda da satılan bir “Sözlük”e bakmalarını tavsiye etmek olacaktır!) O zaman geriye tek bir nokta kalıyor; o da şudur: Siz Başbakan Erdoğan'ın ulemaya ilişkin sözlerini “bilerek” evet iddia ediyorum bilerek çarpıttınız. Çarpıttınız; çünkü Başbakan Erdoğan için hiç kimse iddia edemez ki o makamda oturan bir insan kalkıp da “Başörtüsünün yasaklanıp yasaklanmayacağına mahkemeler değil din alimleri karar verir..” demez. Bu, Tayyip Erdoğan'a “aptal” demekle eş anlamlıdır; eh bir partiyi bir yıl sonra % 34, üç yıl sonra % 42, beş yıl sonra % 47'ye çıkaran bir adam şayet aptalsa ben de “manyak” bir adamım! Hadi “ulema” siyasal literatüre daha yeni girdi. Ama şu “laiklik” kavramını en azından 70 yıldır tartışmıyor muyuz? Bir genç kızın üniversiteye başörtüsüyle girmesi mi laikliğe aykırıdır yoksa girmesinin engellenmesi mi? O zaman Avrupa'da bütün partilerin kapatılması gerekmiyor mu? Siz Ak Parti'yi kapatmakla Cumhuriyet'i korumuş olmuyorsunuz; siz sadece ve sadece sırtınıza giydiğiniz cüppenin verdiği o “sanal kudretle” egonuzu şişiriyorsunuz. Ak Parti bugün kapatılır; yarın bir başka ad altında yeniden açılır. Ya da başörtülü genç kızları üniversiteye almamakla belki İlhan Selçukların, Ertuğrul Özköklerin yaptığı haysiyet cellatlığına yağlı urgan taşıyarak sıcak yorganlarınızda yatmanın keyfini yaşayacaksınız.. Ama şu kapatma davasıyla başı açıkların da, içkisini içenlerin de, CHP'ye oy verenlerin de geleceğini bir imzayla kararttığınızı neden göremiyorsunuz? Gözlerinizdeki perdeyi kaldırmak çok mu zordur? Benim “aydınlanmacı” kardeşlerim, perdeyi kaldırmadığınıza göre geriye tek bir şık kalıyor. Demek ki siz “karanlığı çok seviyorsunuz?”!
Fikri Akyüz - Cafesiyaset.com
15 Mart 2008 Cumartesi
“Verirsem azalır diye mi korkuyorsun?”

Adam olsaydık içimizde bir tek yoksul bile olmayabilirdi. Sistem bozukmuş, gelir dağılımı adaletsizmiş, sosyal devlet aslında sosyal-mosyal değilmiş, bilmem neymiş de bilmem neymiş, o yüzden bu kadar yoksul varmış; hikâye! Kendi sorumsuzluğumuza toz konduramadığımız için bütün sorumluluğu devlete yükleyip, olmayan vicdanımızı rahatlatıyoruz.
Devlet devlettir, insan değildir. Suçu-günahı olsa ne yazar? Din Günü'nde devletler mi hesaba çekilecek?
“Ama efendim, devleti insanlar yönetiyor; devletin suçlu olduğunu söylerken onu yöneten insanları kastediyoruz.” Öyleyse, devleti yönetenlerin insanlığına karşı bizim insanlığımız! Hodri meydan!
Ailemizdeki yoksula, sokağımızdaki yoksula, arkadaş çevremizdeki yoksula adam gibi sahip çıkıyor muyuz? Adam gibi sahip çıksak, o yoksulun yoksulluğu devam eder mi? Eline ayda-yılda üç-beş kuruş sıkıştırmaktan bahsetmiyorum. Olağanüstü bir toplantı düzenleyip “Bu kardeşimizin, bu akrabamızın, bu komşumuzun, bu arkadaşımızın durumunu düzeltelim. İş mi bulacağız, aramızda para toplayıp iş kurması için sermaye mi vereceğiz, doğru dürüst bir maaş mı bağlayacağız, hemen karar alalım ve aldığımız kararı hemen uygulamaya koyalım. Yoksa Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) 'Bizden değildir' diye andığı tiplerden oluruz” deyip, yanı başımızdaki yoksulun çilesine anlı-şanlı bir nokta koymaktan bahsediyorum. Bunu yapmamızı devlet mi engelliyor?
Her aile, her apartman, her arkadaş çevresi, her cami cemaati, her mahalle kendi yoksullarına örgütlü bir şekilde sahip çıksa, onlarla doğru dürüst ilgilense, onları kalkındırsa, devletin sosyal adaletsizliği filan vız gelip tırs gitmez mi? İşine yarayacak bürokratlara veya siyasetçilere lüks bir lokantada yemek verirken 10 yoksul aileyi bir ay boyunca doyuracak miktarda parayı gözünü kırpmadan gözden çıkaran ve yemek boyunca neşeli kahkahalar atan, ama bir yoksula üç kuruşluk yardımda bulunması istenince fevkalade ince eleyip sık dokuyan ve bu arada suratını fena halde asan milyoner veya milyarder işadamlarının vicdansızlığı da vız gelip ters gider. Orta halli veya orta halden hallice vatandaşların -iyi örgütlenerek- altından kalkabileceği bir iştir sözünü ettiğim.
Biz bir vakıf medeniyetinin çocuklarıyız ve bu medeniyetin emarelerini hâlâ taşıyoruz; bir kazadan sağ salim kurtulduğumuz zaman “Verilmiş sadakamız varmış” dediğimize göre, kendimizi ancak başkalarına yardım ederek kurtarabileceğimize inanmaya devam ediyoruz; lakin sonuç almaya, meseleyi halletmeye, olayı bitirmeye dönük yardımlaşma anlayışından çok uzaklaştığımız, yardımı iyice sembolik hale getirdiğimiz de bir gerçek. Çoğumuz, sadra şifa olacak bir yardıma gücümüz yetse bile sadra şifa olmayacak bir yardımla yetinebiliyoruz; yaptığımız yardımın sadra şifa olup olmayacağını önemsemiyoruz; sadece vicdanımızı rahatlatma amacı güderek vicdansızlık ediyoruz.
Mustafa İslamoğlu Hoca'nın nefis bir sözü var: “Verirsem azalır diye mi korkuyorsun? Öyleyse sen Allah'ı tanımıyorsun.”
Hakan Albayrak
Etiketler:
adalet,
ahlak,
Devlet,
din,
gelir dağılımı,
İslam,
iş,
sadaka,
sosyal adalet,
sosyal yardım,
vakıf,
zekat
11 Mart 2008 Salı
Evlilik ve Duygusal Zekâ

Toplumumuzda kişileri çoğu kez "duygusal" ve "mantıklı" gibi iki gruba ayırma eğilimi gösteririz. Üstelik "mantıklı" sınıfına soktuğumuz kişilerden övgüyle bahsederken, diğer gruptakilerden eleştiri ile söz etme tutumu daha yaygındır. Oysa ki, alınan her mantıklı kararın altında da duygular yatar. İnsan kendisine yapılan bir harekete, söylenen bir söze, gördüğü bir manzaraya bir tepki / cevap vermeden önce "duygularına" başvurur. Duygularından almış olduğu mesajla düşüncelerine yön belirler ve bunu eyleme döker. Bu gerçeği kıstas olarak aldığımızda bu ayrımın çok da geçerli olmadığını görürüz. Toplumda görülen bu sınıflamanın tabi ki toplumda geleneksel bir geçmişi vardır. Şöyle ki; kız ve erkek çocuklarına duygularıyla baş etme konusunda çok farklı dersler verilir. Aileler -öfke duygusu hariç- diğer duygular hakkında kızlarıyla oğullarından daha fazla tartışırlar. Yani kız çocuklarına " duygular " hakkında erkek çocuklarına oranla daha fazla bilgi verilir. Aileler, okul öncesi çocuklarına anlatmak için masallar uydurduklarında bile, kızlarıyla konuşurken daha çok duygu yüklü sözcükler kullanırlar.Duygularda yabancılaşma"Erkekler ağlamaz" diye büyütülen erkek çocukları ile "kızlar her yerde konuşmaz, gülmez" diye yetiştirilen kız çocukları ileri yaşlarda problem yaşamaya başlıyor. Her şeyden önce kendi duygularına yabancılık ile başlayan karşı cinsle ilişkilerinde problem yaşamaya kadar gidiyor bu sorunlar. Yetişkin bir birey olup evlendiklerinde de birbirlerinin duygularını ifade ediş tarzını anlamlandıramama ile evlilik problemleri yaşamaları da çok şaşırtıcı olmasa gerek. Kısacası, duygusal öğrenmedeki bu farklılıklar çok farklı becerilerin oluşmasına yol açar. Kızlar "sözlü-sözsüz duygusal işaretleri okumakta, hislerini ifade etmekte ve iletebilmekte " ustalaşırken, erkekler "suçluluk, korku, incinebilirlik ve acıyla ilgili duygularını en aza indirgemekte" beceri sahibi olurlar.Evlilik öncesi ve sonrası!İlişkileriyle ilgili "hoşnutluk düzey"lerini ölçmek amaçla 264 çift üzerinde yapılan çalışmaya göre aslında kadınlar için en önemli öğeler arasında "iyi iletişim" hissin gereksinimi ortaya çıkmış. Evli kadınlar üzerinde yürütülen bir diğer araştırmaya göre ise; kadınlar için yakınlık, bir şeyler, özellikle de ilişkinin kendisi hakkında konuşabilmek demektir, ifadesi çıkmış ancak bunun kadınlarca çok da iyi yürümediği sonucuna varılmış. Uzmanların bulgularına göre; flört döneminde erkekler müstakbel eşleriyle, onların yakınlık isteklerine uyan sohbetlere vakit ayırmaya daha istekli ancak evlendikten sonra, zaman ilerledikçe erkekler -özellikle daha geleneksel çiftlerde- eşleriyle bu şekilde konuşmaya daha az zaman ayırır ve yakınlık hislerini bir şeyler konuşmak yerine, bahçeyle uğraşmak, tatile gitmek gibi birlikte yapılan aktivitelerle telafi etmeye yöneldikleri sonucu bulunmuştur. Kocaların bu artan sessizliği, kısmen evliliklerinin durumu hakkında biraz fazla iyimserliklerinden kaynaklanıyor da olabilir (?!). Nedir duygusal zeka?Kişinin kendi duygularını bilip, tanıması ve karşısındaki kişilere ifade edebilme becerisiKendi duygularını yönetebilme becerisiKarşı tarafın duygularının farkında olabilme, anlayabilme becerisiKendi kendini güdüleme becerisiİlişkilerini kontrol edebilme becerisini kapsar. Öneri 1: En önemli adım "empati" kurabilme becerisini kazanabilmedir. (empati: bir kişinin diğer kişinin yerine bir an için geçerek, onun gibi düşünüp algılayabilme ve hissedebilme yetisidir) Örneğin eşinin canını sıkan bir olayı diğer taraf saçma ve gereksiz olarak algılayabilir. Eğer bu kişi duygusal zekasını sorunu anlamlandırabilmek için işin içine sokarsa, söz konusu olan durumun hiç de saçmalık olmadığı farkındalığını geliştirebilir.Öneri 2: Dolup taşmadan önce bir panzehir olarak kendi kendine konuşmaÖneri 3: Savunmacı olmayan dinleme ve konuşmaÖneri 4: Sakinleşebilmek (Her güçlü duygunun kökeninde harekete geçirici bir dürtü vardır. Bu dürtülerin yönetimi duygusal zekanın temel taşlarındandır.Öneri 5: İlişkiye zaman ayırmalısınızÖneri 6: Uzlaşmaya varmayı, başkasının isteklerine saygı göstermeyi bilmelisiniz.Öneri 7: İletişim çok önemlidir. Sadece mutluluklarınızı değil, endişe, korku ve tereddütlerinizi de anlatmalısınız Evliliğiniz canlanabilir!Aslında bir evliliği kurtaran ya da yıkan, sorunlarının çok / az olması, çiftlerin maddi anlamda nasıl geçindiği ile değil, daha çok ilişkilerinin geleceği açısından daha önemli olan hassas noktaların çift tarafından nasıl tartışıldığı, yani çiftlerin davranış biçimleri ile ilgilidir. Duygusal zeka, işte bu süreçte devreye girerse tükenmiş olarak gördüğünüz ilişkiniz yeniden canlanabilir. Duygusal zeka ile bir çok soruna, karşı tarafın gözünden bakabilir ve “haksızlık bu” diye algıladığınız her şeyi rahatlıkla derinlemesine görebilirsiniz.Renkli umutlarla kurulan iki başrol oyuncusunun oynadığı, ismi “evlilik” olan bu oyunun ilerleyen zamanlarda karşılıklı taraflar arası oynanan bir maç niteliği kazanıp “oyundan galip çıkma telaşına” girmek istemiyorsanız tavsiyelerimize kulak verin.
Milli Gazete
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
